Advert

29 Ekim ve Cumhuriyet. Kemal Koçöz yazdı...

29 Ekim Ve Cumhuriyet “Türk’ün, tarih boyunca ilkesidir Hürriyet; Coşkuyla haykıralım: Yaşasın Cumhuriyet.!” 29 Ekim; Ulusallığımızı, Ulusal Bağımsızlığımızı taçlandıran gündür. Kutlu olsun. Birinci Dünya Harbi (1914-1918) sonucu gündeme gelen Mütareke bahanesiyle o emperyalist haçlı batılılarca yok edilmek istenilen Türk ulusumuzun ebedi yurdu bu güzel “Vatan”ımızın yüce kurtarıcısı büyük asker Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün önderliğiyle elde edilen ulusal bağımsızlığımızın ve de vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğümüzün tarih boyunca ebediyen sürüp gideceğinin sönmeyen meşalesi 29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI,

29 Ekim ve Cumhuriyet. Kemal Koçöz yazdı...
Bu içerik 1114 kez okundu.
Advert

 Şehit ve Gazilerimizin emaneti bu kutsal vatanımızın ufuklarını daima aydınlatsın.. ”Cumhuriyet, yüksek ahlaki değere ve niteliklere dayanan bir idaredir; Cumhuriyet fazilettir.”, “Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister.” öğüdünde bulunan millî önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk; “Ulusal egemenlik, milletin namusudur, haysiyetidir, şerefidir.”, der işgale karşı direniş için. Çünkü, “Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir.”. İşte bunun içindir ki, “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” düsturuyla, düşman mezalimine uğrayan cefakar Anadolu halkının, bu güzel Anadolu toprağının düşman işgalinden kurtuluşunun ve bu güzel Cumhuriyet’imizin, Türkiye Cumhuriyeti’mizin kuruluşunun temini için Millî Mücadele’yi başlattıydı.. [“Sarsılmaz, yıkılmaz!” sanılan Cihan İmparatorluğu Osmanlı, İkinci Viyana Kuşatması’nda (1683) kuşatmaya ramak kala gaflete düşülen, planlamadaki yardımına güvenilenlerin hıyanetiyle oluşan, itaatsizlikle yaşanan o bozgunun ardından Avrupa’daki ihtişamı azaldı.. Saray’da olumsuzlukların baş göstermesi yanı sıra gelirdeki ve üretimdeki azalmalara rağmen giderlerin artmasıyla mali sıkıntıların oluşması ve borçlanmanın başlaması, eğitimde bilimden uzaklaşıp hurafelerden medet umma anlayışına yöneliş, askeri sistemdeki disiplinsizlik ve çarpıklıklar nedenleriyle ordunun gereği başarıyı gösterememesi, devşirmelerden devlet ricalinin oluşturulması gibi çeşitli olumsuz nedenlerle Gerileme Dönemi’ne maruz kalındı..] Cihan İmparatorluğu Osmanlı, Balkan Savaşı’nın ardından oluşan Birinci Dünya Savaşı yangını esnasında büyük yaralar alıp sarsılmıştı.! On farklı geniş cephede oluşan savaşların en çetini, “Çanakkale Geçilmez!” diye destanlaşan Çanakkale’de oldu.. Üstün bir donanmaya, modern silahlara, çok sayıda askere sahip olan o haçlı emperyalizmin, Çanakkale’de büyük bir hüsrana uğratılmasına rağmen, kahramanlık destanları yazılmasına vesile olan o tarihi destan Çanakkale Zaferi ile Çanakkale Savaşları’nı kazanmamıza rağmen müttefikimiz Almanya’nın yenilgisi yüzünden yenik sayıldık.! Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonucu Cihan İmparatorluğu Osmanlı’ya dayatılan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) dayatmaları bahanesiyle bu güzel vatan toprağımız, düşman işgaline ve paylaşıma maruz kaldı.. Yakıp yıkan, mezalime başlayıp yaşlılarımızı, hamile kadınları süngüleyen, her türlü vahşiliklere yönelen o işgalci düşmanların yurdumuzdan sökülüp atılması için ingilizin, fransızın, yunanın, ermeninin, rumun onca saldırgan güruhlarına karşı yöresel direnişler başlatıldı; o işgalci emperyalist saldırgan düşmanın mezalimlerine karşı, kazma kürek ne varsa onunla karşı koyuşlar yapıldı.. Bu güzel Anadolu’muzun maruz kaldığı işgalden, bin bir çeşit çileden, eziyetten, velhasıl, o düşmanın mezaliminden kurtuluş için Anafartalar Kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğiyle Millî Mücadele başlatıldı..“Ulusal varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım.”, “Türklerin, yurt sevgisi ile dolu olan göğüsleri mel’un (lanetli, kötü) hırslara karşı her zaman demirden bir duvar gibi yükselecektir.” öğüdünde bulunan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğiyle coşup şahlanan şehit ve gazilerimizin azim ve gayretleriyle İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve yurdun her bir sathındaki o çetin mücadelelerle zaferlere ulaşıldı.. Bu sayededir ki, Millî Mücadele ile elde edilen o zaferlerle ve Lozan’daki uluslar arası zeminde elde edilen gerekli kazanımlarla sağlanan bu güzel Cumhuriyet’i, Ulusallığımızı ve Ulusal bağımsızlığımızı taçlandıran gündür 29 Ekim. (Sulh konferansında Türkiye Devleti yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından temsil olunur.” diye belirtmişti Atatürk.) (Lozan Antlaşması kararları Türkiye Büyük Millet Meclisinde de tartışıldı, 23 Ağustos’ta 14 karşıt oya rağmen 213 oyla kabul edildi. Lozan’a karşı çıkan bu 14 kişiden her birinin o şer Sevr’i, o şer Mütareke’yi eleştiren beyanları yoksa neden?) (Dün olduğu gibi günümüzde de tenkit edilen ve yarınlarda da yine kimilerince ve özellikle Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarınca, hilafet ve saltanat özlemcilerince, manda severlerce tenkit edilecek o Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923) hâlâ anlaşılmak, benimsenmek istenilmiyorsa neden? Oysa, Atatürk’ün tabiriyle Lozan, bir kazanımdır, cephede kazanılan savaşın uluslar arası siyaset arenasında da kazanılmasının, tescil edilmesinin bir belgesidir. Bu belge, Türk ulusu adına Cumhuriyet için bir siyasi zaferdir.) (Atatürk, Lozan için şöyle der: “Bu antlaşma, Türk Milleti’ne karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış Büyük Suikast’ın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş siyasi bir zaferdir.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1927,Ankara) “Türkiye halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış be bağımsızlığı hayatın bir gereği kabul etmiş bir milletin evlâtlarıdır. Bu millet bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır; yaşayamaz ve yaşamayacaktır.”(18.06. 1922, Claude Farrere şerefine verilen çay ziyafetinde), “Türk Milleti ve Cumhuriyet ayrılmaz bir bütündür.”(Atatürk) anlayışını, Türklüğün millî dayanışmasını pekiştiren 29 Ekim; İstiklâlimizin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’mizin kuruluşunun tüm dünyaya ilân edilişinin bayramıdır.. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” diyen büyük Atatürk, o işgal günlerinde, yokluk ve yoksulluklar içinde bulunan ecdat diyarı bu güzel yurdumuzun ve cefakâr aziz ulusumuzun o işgalden, o mezalimlerden kurtulması ve yeniden özgürlüğe kavuşulabilinmesi için etkinliklerle, kongrelerle halkı bilgilendirmeyi ve halkın iradesine başvurmayı gerekli kılan ve millî iradeyi hakim kılan Meclis’in oluşumunu sağlamıştı.. Atatürk’e göre, kuruluşunu gerçekleştirdiği (Türkiye) Büyük Millet Meclisi sayesinde Millî Mücadele’ye başlanıldı ve milli zafere ulaşıldı.. O zorlu günlerden kurtuluşun sağlayıcısı Meclis’in, Parlamento’ya dayalı bir yönetim biçiminin halkımıza daha uygun olacağı inancındaydı Atatürk.. Arkadaşlarına, “Efendiler! Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz!”(28 Ekim 1923) diyerek Cumhuriyet’in ilanına karar verildi.. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi.. Ve Türk milletine ait bu genç devletin adı “TÜRKİYE” oldu, Ve böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm dünyaya duyuruldu.. “Türk Milleti’nin karakterine ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.” diyen büyük Atatürk’ün bu veciz sözleriyle de anlamını bulan 29 EKİM ve CUMHURİYET, Türk’ün özgürlük ve bağımsızlığının, ebediyen var oluşunun azim ve kararlılığının, vatan sevdasının destanıdır.. Bilimin, medeniyetin düşmanıdır cehalet; hep bu cehaletten geldi yurda büyük felaket.! Dört Kıta’ya nam salan, Üç kıtaya medeniyet taşıyan, Orta Çağ Avrupa’sının karanlıktan, hurafelerden kurtulmasına ve medeniyet için ilme, fenne, teknolojiye yönelmesine katkılar sağlayan Türklüğün devleti Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın, zaman içinde ilimden, fenden, ilerlemeden uzaklaşıp adeta hurafelerden de medet umar hale gelmesi; düşmanın sinsi şer iltifatlarına aldanıp üretimden uzaklaşması ve ekonomide gerilemesi; kapitülasyonlar ve Hıristiyan azınlıklara tanınan imtiyazlar yüzünden gelirlerin azalması, dışarıdan borç paraalınması; taht kavgaları ve yeniçerideki disiplinsizlik, devlet ricalinde Türk’ten gayrisine yüksek mevki makam verilmesi, Türklüğün düşmanlarının önemli yerlere sızmaları nedenleriyle üst üste gelen aksaklıklar yüzünden düzenin sarsılması; sosyal ve siyasal gelişmelerdeki yeniliklerin umursanmazlığı, yeni gelişmelere ayak uydurulamaması yüzünden maruz kalınan çalkantılar esnasında Trablusgarp’ın ardından Balkanlar’da da güç ve toprak kayıpları oluştu.. Bu meyanda, Avrupa’da sanayinin gelişmesi, endüstri ürünlerine yeni yeni pazar arayışları, sömürge alanlarıyla ilgili anlaşmazlıkların oluşturduğu gruplaşmalarla Avrupa’nın göbeğinde baş gösteren çatışmalar sonucu oluşan Birinci Dünya Savaşı yangınından korunmaya çalışılırken, bir yandan da Balkanlar’da kaybedilen yerlerin yeniden elde edilmesi arzusu da depreşiyordu.. İçine çekilmek istenilen Avrupalı Devler Savaşı’nda, batılılara, tarafsız kalınacağı, savaşa girilmeyeceği belirtildiyse de Goben (Yavuz) ve Breslav (Midilli) adlarındaki iki Alman muhribi yüzünden(!) yer almaya zorlandığımız Almanya ittifakının yenilmesi yüzünden Birinci Cihan Savaşı’nın mağlubu ve mağduru durumuna düştük.! 25 maddeden oluşan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) dayatmaları gereği Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın eli kolu bağlandı.! (Ne hazin bir tecellidir ki, Çanakkale Deniz Savaşı’nda Boğaz’ı geçerken yara aldığından geriye kaçarak kutulan İngiliz ağır zırhlısı o Agamemnon, adeta Çanakkale’nin öcünü alırcasına Osmanlıya idam sehpası olmuştu.. 27 Ekim’de başlanan Mondros Mütarekesi, 30 Ekim 1918’de, Osmanlı adına Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf (Rauf Orbay) ile İtilaf Devletleri adına ingiliz amirali Caltrop Arasında, Yunanistan’ın Limni adasının Mondros limanında demirli bulunan İngiliz Agamemnon Zırlısı’nda imzalanmıştı.. Mondros Mütarekesi’nin 7’nci maddesi;“İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır. Mondros Mütarekesi’nin 24’üncü maddesi;“Doğu Anadolu’da bulunan altı vilayette (Vilayat-ı Sitte) (Bitlis, Diyarbakır, Erzurum, Harput, Sivas, Van) herhangi bir kargaşa olması durumunda, kargaşa yaşanan yer İttifak Devletlerince işgal edilebilecektir.” diyor. Bu durum da gösteriyor ki, Mondros Mütarekesi, Osmanlı’nın idam fermanıdır.!) Güçlü donanmaya sahip o emperyalist düşmanların 1915’te Çanakkale’de büyük bir hezimete uğramasına, bu nedenle İstanbul’u işgale gelememesine sevinen Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın başkenti İstanbul, (Mondros Mütarekesi’nin 30 Ekim 1918’de imzalanmasının ardından) İngiliz gemilerinin (13 Kasım 1918’de) İstanbul’a gelişine adeta kahırlanır gibiydi.! Galip Devletler, Mondros Mütarekesi’nin sağladığı imtiyazlar gereği İstanbul Hükümeti’ne istediklerini yaptırmaya çalıştılar; Babıali’deki birçok yurtsever aydınlarımız, İstanbul’daki birçok vatanperver subaylarımız tutuklandı; kimileri Malta’ya sürüldü, kimileri ise Bekirağa Zindanları’na atıldı.! Birçok vatandaşımız baskılara, eziyetlere maruz kaldı.! Ne hazindir ki, dünyaya ün salan Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın başkenti İstanbul esaret altında adeta yastaydı, İstanbul sokakları düşmanın silahlı askerlerinin denetimindeydi.!(16 Mart 1920) Esaret altındaki Başkent İstanbul’da Saray ve Hükümet, ülkeyi işgalden, vatandaşı esaretten nasıl kurtarabilirdi!? Paylaşımcı o galip devletlerce ‘Hasta Adam’ denilen Osmanlı’nın mülkü İngiliz, Fransız, İtalyan ve hatta perde gerisindeki Amerikalılarca paylaşılacaktı! İngilizlerin teşviki ve desteğiyle Yunan ordusu 15 mayıs 1919’da İzmir’e çıktı.. Adana, Antalya, Antep, Maraş, Musul, Samsun, Urfa ve diğer birçok yöremizde düşman saldırıları baş gösterdi.. Yöre halkımız o düşman zulmüne karşı kazmasıyla küreğiyle direniyordu.! Bu durumdan hoşnut olmayan o yöredeki ingilizler, ermeniler ve rumlar; kuşatma altıdaki İstanbul Hükümeti’ne ve padişaha İngiliz kuvvetlerince baskı yapılmasını sağlıyorlardı.. Davet üzerine saray’a giden ve düşman gemilerinin top namlularının saraya çevrili olduğunu ve saraydaki padişahın zor durumda bulunduğunu gören Mustafa Kemal, Samsun yöresindeki rumlara yapılan karşı koymaların, baskınların önlenmesi durumu bahis olduğundankendisinin Samsun’a görevli olarak gönderilmesini uzun uğraşlardan sonra sağladı.. 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrılıp meşakkatli bir yolculuktan sonra 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varan Mustafa Kemal, Samsun’daki çalışmalarını tamamladıktan sonra Havza’ya geçti (25 Mayıs). Havza’da halkla da görüşmelerde bulunan Mustafa Kemal Paşa, (28 Mayıs’ta) buradan kumandanlara ve valilere çektiği telgrafla, işgale tepki olarak “Her yerde, halkın gösteriler düzenleyerek, düşman saldırısını protesto etmeleri”ni bildirdi. (30 Mayıs’da) Havza’da bizzat kendisinin de katıldığı protesto mitingi düzenleyen Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Saray’a baskısıyla geriye çağrılma durumuyla karşı karşıya kaldıysa da geriye dönmeyi kabul etmedi.. Çünkü, önceden planladığını (Nutuk’ta) belirttiği bu güzel vatanın işgalden kurtuluşuna dair çalışmalarının devamına kararlıydı.. Havza’dan Amasya’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, Amasya’ya çağırdığı yakın silah arkadaşlarıyla buluşup ülke sorunlarıyla ilgili görüşmeler yaparak “Amasya Genelgesi”ni hazırladı.. Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın, Amasya’daki çalışmaları sonucu arkadaşlarıyla oluşturduğu sekiz maddelik o Amasya Genelgesi’nin (22 Haziran 1919) ana ilkeleri şuydu: “Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.” , “Milletin bağımsızlığını, gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”, “Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak millî bir heyetin varlığı zaruridir.” Millî Mücadele’nin oluşumuna, Anadolu’nun işgalden kurtarılışına dair oluşturulması düşünülen Meclis’e dair millî bir heyetin de oluşmasına yönelik belirlenen bu veciz temel ilkeler, bütün çalışmaların anahtarını oluşturuyordu.. Amasya Genelgesi ile belirlenen yol, Erzurum’da ve özellikle Sivas’ta yapılacak olan kongrelerin temel muhtevasını tasarlayan, Ankara’daki oluşumu sağlayan “Millî Yol”du.. Amasya’dan (26 Haziran’da) ayrılıp Sivas’a ve oradan Erzurum’a (3 Temmuz’da) geçen Mustafa Kemal Paşa, burada (Erzurum’da) halkın ve askerlerin sevinç gösterileriyle karşılaştıysa da İngilizlerin etkisindeki İstanbul Hükümeti’nin ve Padişah’ın azliyle karşı karşıya kaldı.. Subaylıktan ve kendisine verilen ordu müfettişliği görevinden azledilmeyle ilgili durumu önceden öğrenen Mustafa Kemal Paşa, Ordu’dan istifa ettiğini, sade bir vatandaş olarak halk içinde bulunduğunu İstanbul’a duyurduysa da, İstanbul, Mustafa Kemal Paşa’nın aleyhine fermanlar ve fetvalar yağdırıyordu.! O sıralarda Doğu Bölgesi Komutanı, Kazım Karabekir Paşa’ydı. Kazım Karabekir Paşa’ya İstanbul’dan gönderilen şifreli tutuklama emri, Mustafa Kemal Paşa’yı sadece görevden alma fermanı değildi; Mustafa Kemal’in tutuklanarak İstanbul’a getirtilmesi amaçlanıyordu.! Bunca fetva ve fermanlar, Mustafa Kemal Paşa’yı vatan hizmetinden alıkoyma, düşmanları sevindirme, düşmana hizmet etme(!), Anadolu’ya ve Anadoluluya eziyet etme fetva ve fermanları değil de neydi!? Bu nedenlerleydi ki; “Bir memleketin, bir memleket halkının düşmanlardan zarar görmesi acıdır. Fakat, kendi ırkından büyük tanıdığı insanlardan vefasızlık, felaket görmesi ondan daha acıdır. Bu, kalp ve vicdanlar için onulmaz yaradır.”, diyen, “Sarayların içinde Türk’ten başka unsurlara dayanmak ve düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk yurdundan kovulması, düşmanların denizlere dökülmesinden daha kurtarıcı bir davranıştır.” eleştirisinde bulunan Mustafa Kemal Paşa, başlattığı Cumhuriyet’i taçlandırmaya giden yol’da onca çetin engelleri yılmadan aşmışsa da, Kazım Karabekir Paşa tarafından tutuklanacağı haberine de bir hayli canı sıkılmıştı.! Birkaç arkadaşıyla odada otururken, Kazım Karabekir Paşa’nın kendisine doğru geldiğini gördüğünde, karşılaştığını sandığı bu tutuklanmasının olasılığı olayı ile her şeyin sona erdiğini sanma endişesiyle, bir anda beti benzi solmuş, “Her şey buraya kadarmış.!” diye hayıflanmasına neden olmuştu.. Cumhuriyet’e giden bu çetin yolda amaca ulaşamamanın üzüntüsüyle tutuklanmayı kaygıyla bekler halde bulunan Mustafa Kemal Paşa, kendisine yaklaşan Kazım Karabekir Paşa’nın, kendisine asker selamı vererek; “Emrinizdeyim Paşam!”demesiyle, biraz öce hayallerinde ürettiği o nice fırtınalar, onca kasırgalar dinmiş gibiydi.! Bu nedenle, bir anda neşesi yerine gelmiş ve gönlündeki vatan sevdası yeniden tutuşmaya başlamıştı.. (Kazım Karabekir Paşa, İstanbul’un gönderdiği tutuklama kararını reddederek 1 Ağustos 1919’da verdiği cevapta, “Mustafa Kemal Paşa’nın tutuklanması vatan ve millet yararına değildir ve yürürlükteki kanunlara aykırıdır. Uygunsuz sayılacak bir hali ve davranışı görülmeyen vatansever bir millet evladıdır.” demişti.) (Fakat ne var ki, Türklüğün ve Türkiye’nin düşmanları, Kazım Karabekir Paşa’yı kendi muhalif hırslarını tatmin için olsa gerek ya da işgal yıllarında yerine getiremedikleri manda görevinin ezikliğini giderebilmek için olsa gerek Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e karşı kalkan olarak kullanmaya çalışmışlar; bazen yol almış gibi imaj yaratmaya çalışmışsalar da başaramamışlardı.. Ve o haçlı emperyalizmin ve işbirlikçilerinin Türklüğün birlikteliğini çözmeye, Türk yurdunu bölmeye yönelik o kinleri ve ihanetleri, sinsi şer entrikaları bugünlere ve yarınlara da taşınacağı, Cumhuriyet’in kurumlarının ve siyasal parti yapılanmalarının içine dahi kendi Truva atlarını katmaya çalışacakları unutulmamalıdır!) “Benim için en büyük korunma noktası ve yardım kaynağı ulusumun bağrıdır.” anlayışıyla askerlikten istifa ederek ayrılan Mustafa Kemal, müfettişlik yetkilerinden de mahrum kalmıştı.. Yaveri, emir eri hizmetinden alınmış, adeta yapayalnız bırakılmaya çalışılmıştı.! Sivil, yani sade bir yurttaş konumunda bulunan (sivil bir elbisesi olmadığından ve askerlikten istifa etmesi nedeniyle askeri elbiseyle toplantıya katılmayı uygun bulmadığı için arkadaşının sivil elbisesini giyerek toplantıya giden) Mustafa Kemal, bir sivil yurttaş olarak, Erzurum Kongresi’nin oluşumunda bulundu; kararların alınışında ulusallığımızın yol belirleyicisi oldu.. Bu nedenledir ki, Meclis’in oluşmasıyla amaçlanan “Kurtuluş”a ve ardından düşlediği “Kuruluş”a yönelik aşağıda bir kısmı belirtilen önemli kararların alınmasını sağladı. “Millî sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.”, “Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlikte savunma yapacak ve direnecektir.”, “İstanbul Hükümeti, vatanın bağımsızlığını sağlayamaz ve koruyamazsa, geçici bir hükümet kurulacaktır.”, “Kuva-yı Millîye’yi tek kuvvet tanımak ve millî iradeyi hakim kılmak temel esastır.”, “Hıristiyan azınlıklara, siyasî ve sosyal egemenlik ya da dengemizi bozucu ayrıcalıklar verilemez.”, “Manda ve himaye kabul edilemez.”, “Mebuslar Meclisi’nin (TBBM) hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin, meclisin denetimine konulmasını sağlamak için çalışılacaktır.” diye belirtilen bu kararlarının alındığı, “Kuvvayı Millîye” oluşumunun benimsendiği Erzurum Kongresi (23 Temmuz 1919) ve Sivas Kongresi’nin ( 4 Eylül 1919) ardından Ankara’ya gelinip (27 Aralık 1919) burada Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) oluşturularak (23 Nisan 1920) ulusal bağımsızlığımızın temini için resmen Millî Mücadele başlatıldı.. Sevr entrikaları, iç ayaklanmalar ve , topu tüfeği üstün düşmanın o saldırgan askerlerine karşı yapılan çetin savunmalar, İnönü’de, Sakarya’da yapılan o büyük savunmalarda kazanılan galibiyetler ve ardından Dumlupınar’daki o büyük taarruz ile oluşan 30 Ağustos Zaferi ile o zalim düşman askerleri, yakıp yıkarak, eziyet ve işkence yaparak ilerledikleri yurt içlerinden sökülüp 9 Eylül’de yandaşlarıyla birlikte İzmir’den denize döküldüydüler.. Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın başkenti İstanbul işgal altındaydı.! Durum buyken, şaşkın ve tedirgin kimi halk kesimi, Padişah efendileri tarafından düşman işgalinden, o düşman mezaliminden kendilerinin kurtarılacağı beklentisi içindeydi.! Halk için, “Bir millet var koyun sürüsü… Bir çoban lazım, o da benim!” diye bir ifadede bulunmuş olan son Padişah Vahdettin, Başkent İstanbul’un işgal altında bulunması söz konusuyken ve hatta adeta kendisi tutsakaltındaymış gibi bir konuma sahip bir padişahken, halkın, Anadolu’nun düşman işgalinden ve mezaliminden kurtuluşu için ne yapabilirdi!? Bu söylentilerin bir kısmı belki de Millî Mücadele’nin azmini baltalamaya yönelikti.. Padişah ve Damat Ferit Hükümeti’nce, Millî Mücadele’nin sekteye uğratılması, Ankara’nın başarısız kılınması, Mustafa Kemal’e inancın ve bağlılığın zayıflatılması, Mustafa Kemal’in Ordusu’na katılımın azaltılması için Hilafet Ordusu diye tabir edilen bir Kuvayi İnzibatiye bile kurdurulmuştu.! (Anzavur Ahmet yönetimindeki bu birlikler Hendek, Düzce,Bolu, İzmit-Gerede, Adapazarı, Bandırma-Biga yörelerinde etkili olmaya başladılar, Düzce-Hendek Ayaklanmaları’nı oluşturttular.. İşgal güçlerinin ve sarayın teşvikiyle oluşan ülke genelindeki çeşitli isyanlar, ayaklanmalar, işgalden kurtuluşu geciktirdi, acıların artmasına neden oldu.. Kuvayı Milliye’ye destek veren, Mustafa Kemalci olan Anadolu insanına düşman gibi mezalimlerde bulundular.! Oluşan bu kalkışmalar, Millî Güçlerce müdahale edilip y dağıldı.. Çerkez Ethem asisinin yunana sığınması ihanetin vahametini sergilemekteydi.. Oysa başkent İstanbul hâlâ işgal altındaydı.! Asilere, vatan-millet düşmanlarına karşı durduklarını ileri süren Saray’ın o Kuvayi İnzibatiye birlikleri, o işgalci düşman güçlerine neden karşı durmadılar.! Bu nedenlerledir ki, o işgalci haçlı emperyalizme karşı daha sağlıklı olarak Millî Mücadele edilebilmesi, millî kararların daha çabuk alınabilmesi ve tez etkili olabilmesi için olsa gerek 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırıldı.. Durum buyken, dün olduğu gibi günümüzde de kimilerinin hâlâ o hilafete ve saltanata ilgi duyma söylemleri, özlemleri neyin nesidir!? Ki, galip devletlerin çok sayıdaki savaş gemilerinin18 Kasım 1918’de İstanbul’a gelip Dolmabahçe önlerinde demir atması neyin nesiydi? Marmara’da düşman gemilerinin bulunduğu, İstanbul sokaklarında süngülü düşman askerlerinin cirit attığı esir Başkent İstanbul’a, Lozan’ın ardından 6 Ekim 1923’te Türk askerleri girdi.. Bu nedenle 6 Ekim, İstanbul’un Düşman İşgalinden Kuruluşu Günü’dür..) Kurtuluşumuzun ve kuruluşumuzun, İstiklâlimizin ve hürriyetimizin öncüsü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün önderliğiyle coşup şahlanan ve kendilerine daima minnettar kaldığımız, saygıyla, sevgi ve şükran duygularımızla andığımız şanlı şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin kan dökerek, can vererek bu güzel vatanı o işgalci emperyalizmin saldırgan askerlerinden temizleyerek bizlere armağan ettikleri bu kutsal vatanın özgürlüğünü ve bağımsızlığını, Türk İstiklâlinin ve Türk İstikbalinin ebediyetliğinin tescilini yurda ve bütün cihana resmen duyurabilmek için başkent Ankara’da, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edildi.. Bunun içindir ki, 29 Ekim; emperyalizmin işgalinden kurtuluşun ve yeniden kuruluşumuzun, yeniden var oluşumuzun, özgürlüğümüzün, hürriyete erişimizin millî bayramıdır.. 29 Ekim; ümmetten Millet olmaya, kulluktan birey olmaya yöneliştir.. 29 Ekim; TC’nin ulviyetini kavramaktır, eğitimin ve savunmanın millîliğine onurluca sahip çıkmaktır, Andımız’ı anlamaktır.. 29 Ekim, Türklüğü ve Türkiye’yi savunmak, ay yıldızlı al bayrağımızı daima dalgalandırmaktır.. 29 Ekim; Özgürlük ve Ulusal Tam Bağımsızlık Andıdır.. “Özgürlük ve Bağımsızlık Benim Karakterimdir.” diyen, “Ya İstiklâl Ya Ölüm!” parolasıyla yola çıkıp Anadolu’ya geçerek bu güzel Anadolu’muzun maruz kaldığı o düşman işgalinden kurtuluşu için Samsun’dan başlattığı ve büyük bir zaferle sonuçlandırdığı ulusal mücadelesiyle o işgalden, o düşmanların mezalimlerinden kurtulup 23 Nisan ile amaçladığı 29 Ekim’e, ulusallığımıza ve ulusal bağımsızlığımıza yeniden kavuşmamızı sağlayan, ulusumuzu ümmetten millet olma erincine ulaştıran, dünün işgalcisi o haçlı emperyalizmin engelleyici sinsi şer entrikalarına rağmen sosyal, siyasal, eğitim, ekonomik ve gereği hasıl olan her alanlarda ilerlemeler oluşturma çabalarında bulunan eşsiz kahraman büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kendisine İzmir’de bir suikastın yapılması planının ortaya çıkması üzerine aziz ulusumuza ve bütün dünyaya “Benim fani vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” dedi! (16 Haziran 1926) “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.” diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün Cumhuriyet’imizin devamlılığının teminine dair, “Cumhuriyet’in dayanağıTürk toplumudur. Bu toplumun bireyleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar güçlü olur.” (26.04.1926, Türk Ocakları Delegelerine) sözü de çok iyi anlaşılmalıdır.. Cumhuriyet’imizin ebediliği için millî anlayışımızın, millî kültürümüzün, laik çağdaş eğitimimizin önemi de belirtildiği halde ve de Büyük Atatürk’ün “Bütün Ümidim Gençliktedir!”( 1919) veciz sözüyle belirtilen geleceğimizin teminatı gençliğimizin Cumhuriyet aydınlığıyla eğitim görmesi ifade edildiği halde bu önemli gerçekler her nedense görülmek, bilinmek, çağdaş laik sistemde uygulanmak istenilmiyorsa nedendir? Birçok insanımız, “Dünün işgalcilerince ve sinsi uzantılarınca, Türklüğün geleceğinin teminatı çocuklarımızın, geleceğimizin ümidi gençlerimizin Atatürk Yolu’nda bilinçlenmesi, Türklüğü, Atatürkçülüğü savunan nesiller olarak yetişmesi istenilmiyor.! Cumhuriyetin kazanımları çarptırılıyor.!” diye bir görüşü ısrarla ileri sürdürdüklerinde, bu görüşler dikkate alınmıyorsa nedendir!? İyi bilinmelidir ki, bu gaflet ve dalalete dair gereği tedbirlerin alınmaması söz konusuysa ve Cumhuriyet karşıtı durumlara sinsiden sinsiye teşvik durumu varsa bu yanlış tutumlar hayra alamet değildir.! Cumhuriyetin yarınlarının teminatı olan Gençliğimiz, yetiştirilirken Atatürk İlke ve Devrimleri’ni iyi anlamalı ki, Cumhuriyet’i, Cumhuriyetin kazanımlarını doğru anlayıp Cumhuriyet’imize ve hürriyetimize iyi sahip çıkabilsinler.. Türklüğün ve Türkiye’nin ezeli düşmanı o haçlı emperyalizmin ve o emperyalizmin harici ve dahili Truva atlarının sinsi şirin söylemlerine, din kisveli aldatmalarına kanıp aldanmasınlar.. Gençliğimiz, ulusal kalkınmanın; millî kültürle, millî sanayiyle, millî üretimle, millî ekonomiyle yapılabileceğini anlasın.. Ne diyordu Atatürk; “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasiyle bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.(Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz.)”(1921) “Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin bel kemiğidir. “, “Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla sağlanır.”(1922) Gençliğimiz; yakın tarihimizi de iyi bilmelidir.. İşgal yıllarında, o işgale karşı konulması gerekirken, Cihan İmparatorluğu Osmanlı askerinin sayısının azaltılması için terhis edilmesi, elinden silahının alınıp depolara atılması neyin nesiydi!? Ki, o işgal günlerinde terhis edilen askerlerin birçoğu illerine, köylerine boynu bükük gittiydiler.. Durum buyken, dünün işgalci güçleri, bu güzel ülkemizin millî birliğinin çözülmesi için Osmanlıya kurdurttuğu, çoğunluğu düşman işbirlikçilerinden oluşan “Heyet-i Nasiha” denen bir aldatma görevlisi insanlarla oluşturulan bir heyet oluşumuyla halkımız yanıltılmaya, kandırılmaya çalışılmıştı.. Hainler yanı sıra kimi gafil insanımız da, bunlarca söylenen, “Vatanınızı düşmanın işgaline açılımını sağlayın, para verirler, rahata kavuşursunuz.!” türündeki güzel söylemli o şer yalanlarına aldanarak onlara yardım etmeyi benimsemişlerdi, ülkenin işgalden kurtuluşu için kuşatma altındaki saraydan medet ummaya başlamışlardı, ülkeyi işgale gelen düşman askerleri ve İstanbul denizini dolduran düşman gemileri için “Geldikleri gibi giderler!”(13 Kasım 1918) diyerek vatanın ve milletin düşman işgalinden kurtuluşu için fedakârca çalışan Mustafa Kemal Paşa’nın millî mücadelesine ve millî mücadelecilerine karşı durmayı, Millî Mücadele gayretlerini engellemeyi hünerli görev edindirilmişlerdi.! Düşmanın adamları, Osmanlı diyarının millî birlikteliğinin çözülmesi, işgale ve paylaşıma karşı durulmasının önlenilmesi için yurtsever subayları, Atatürk sever aydınları tutuklatırdılar.. Hatta o sinsi İngilizler daha ileriye giderek Meclisi Mebusan’ı basarak Millî Mücadele taraflısı, Mustafa Kemal yanlısı vekilleri tutuklamaya kalktıklar; aydınlarımızın, subaylarımızın kimilerini sürgün ettiler, kimilerini ise Bekir Ağa zindanlarına attılar.! Bu güzel vatanın geleceğinin teminatı Türk gençliği, Atatürk’ün; “Hangi istiklâl vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” (1919), “Millî mücadele şahsi hırs değil, millî ideal, millî onur sebep olmuştur.”(1925), “Türk milleti, millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.”,“Egemenlik, hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve işarette ortaklık kabul etmez.”(1922), “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” (20.01.1923) “Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir.” (Balıkesir, 07 Şubat 1923), “Türk Genci, devrimin ve rejimin (Cumhuriyet’in) sahibi ve bekçisidir.” (Bursa, 1933) öğüdünü de göz önünde bulundurarak bu tarihi olayları da bilsin ki, dünün düşmanı ve o düşmanın dahili ve harici işbirlikçileri yarınlarda da işgal yıllarındaki benzeri oyunları oynamaya fırsat bulamasınlar, dünün benzeri gibi kumpaslara, sinsi şer senaryolara yönelemeye zemin bulamasınlar.! Türklüğün, Türkiye’nin düşmanları, o şer Sevr emelleri için sinsice din şemsiyesine gizlenirler, laikliği yıpratmaya, laikliği kötü göstermeye çalışırlar.. Türk Gençliği, Laikliğin dinsizlik olmadığını, laikliğin de Cumhuriyet’in dayanaklarından olduğunu, kimilerinin laiklik üzerinden, dinsel söylemler üzerinden Atatürk sevgisini sarsamaya, Atatürk yolundan saptırmaya çalışmaya yöneldiklerini tez anlasın, kavrasın; yanılgıya düşülmesin.. Bu konuda da bakın Atatürk ne diyor; “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için hakiki dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, terrakinin ve canlılığın düşmanları ile gözlerinde perde kalkmamış şark kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.” (1930), “Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar, hep din kisvesi altındaki küfür ve melânetten gelmiştir.” Aydınlık güzel yarınlarımızın, ulusal tam bağımsızlığımızın ebediliği için bu güzel Cumhuriyet’imize bilinçle ve içtenlikle sahip çıkmalıyız. Türklüğün ve Türkiye’nin ezeli ve ebedi düşmanı o haçlı emperyalizmin AB masalına, IMF batağına, AP tuzağına, BOP entrikasına aldanmamalıyız.. Yabancıya özelleştirme gafletine düşmemeliyiz! Millî üretim, millî kalkınma ancak ve ancak millî anlayışla ve dosdoğru millî uygulayışla sağlanır.. Ulusallığımızın ve Ulusal tam bağımsızlığımızın önemliliğinin kavranmasına, millî bilincin gelişmesine ve pekişmesine yol gösteren Millî Bayram’larımız; daima onurla, coşkuyla, gururla dillendirilmeli ve her şartta ay yıldızlı al bayraklarımız dalgalandırılarak gururla kutlanılmalıdır. Hürriyetimizin, özgürlüğümüzün sağlayıcısı, güzel yarınlarımızın yol göstericisi Büyük Atatürk’ün resminden, o büyük Nutuk’undan, Gençliğe Hitabe’sinden ve veciz öğütlerinden daima gurur duyulmalı ve ilham alınmalıdır.. Bu güzel devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüz daima saygıyla, minnetle, rahmetle anılmalıdır.. Ne hazindir ki, Ulusal Bayramlarımıza dair kısıtlamalar, iptaller ve hatta millî en büyük bayramımız olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mızın kutlanılmasına yönelik engellemeler varsa bu tutumlar neyin nesidir!? Yurdumuza, ulusallığımıza dair ikilik yaratılmasına yönelik tutumlar söz konusuysa bu yanlış tutumlar, bu gaflet ve dalaletler hayra alamet değildir.! Çok iyi bilinmelidir ki, Ulusal Bayramlar’ımız ulusallığımızın ve ulusal bağımsızlığımızın sağlayıcısı günlerimizdir.. Ulusallığımızın ve ulusal bağımsızlığımızın, Vatan toprağımızın ulviyetini sağlayan bu Millî Gün’lerimize ve Millî Bayram’larımıza saygı daima millî bir görevdir.. “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”(29 Ekim 1923) diyen Cumhuriyet’imizin, Ulusallığımızın ve Ulusal tam bağımsızlığımızın baş mimarı büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüz; Onuncu Yıl Nutku’nda, “En büyük bayramdır. Kutlu olsun!”, “Bu büyük millet bayramını daha büyük şerefle, sadetle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.”(1933) temennisinde bulunduğu 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mızın özündeki Cumhuriyet, fazilettir.. “Kul’luktan fert, tebaa’dan millet oluş”umuzu sağlayan bu güzel Cumhuriyet, İstiklâl, istikbal ve Hürriyettir.. (kul-köle, fert-birey, tebaa-uyruk, millet-ulus) O işgalci haçlı emperyalizmin bu güzel yurdumuzdan sökülüp atılmasıyla oluşan ulusal bağımsızlığımızın en önemli sembollerinden sayılan Cumhuriyet Bayramı’nı hafife almak hissibile etik değildir, büyük bir gaflettir; böyle bir gaflet ancak ve ancak mandacılığa ve şer uzantısı emperyalizme hizmettir.! Bu nedenledir ki, 29 Ekim, saygı ve özveri gerektirir. Çünkü, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı; Millî Kurtuluş’umuzun ve Ulusal Kuruluş’umuzun ve de ebedi var oluşumuzun, ulusallığımıza ve ulusal bağımsızlığımıza daima onurluca sahip çıkışın, özgürlük coşkusunun erincine ulaşmanın Bayramı’dır.. Hilafet ve saltanat özlemcileri, takkiyeciler, o haçlı emperyalizmin sinsi şer işbirlikçileri, mandacılar öteden beridir bu güzel Cumhuriyet’imize yönelik kinleri, karşıtlıkları süregelmektedir.. Bu durumu önceden sezinleyen büyük önderimiz Atatürk, “Biz Türkler, tarih boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.”, “Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen zamana uygun ve bütün anlam ve biçimleri ile medeni bir sosyal toplum durumuna ulaştırmaktır. İnkılâplarımızın temel ilkesi budur.”(Kastamonu/30 Ağustos 1925), “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”(Kastamonu/30 Ağustos 1925) Bundan dolayıdır ki, dünün o düşman işgalden “Kurtuluş”umuzun ve yeniden “Kuruluş”umuzun öncüsü Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yine ısrarla demektedir ki: “Cumhuriyet; fikren, ilmen fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.”. “Dün olduğu gibi günümüzde ve gelecekte de bu güzel Cumhuriyet’imizin, yurdumuzun ve ulusumuzun yükselip yücelmesine veya gerileyip dağılmasına etken olabilecek en önemli unsurun eğitim olduğunu söylemektedir. “Yanlış eğitim politikalarıyla doğruya varılamaz; geçmişin yanlışlarından, hurafelerden medet umarak çağdaşlığa, uygarlığa ulaşılamaz.!” Ki, geçmişte “.. Milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa, bu hata bizim değildir. Türk’ün seciyesini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlarındır.”(9 Ağustos 1928) diyen Atatürk’e göre; “Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Zaferlerin sürekli neticeler vermesi ancak kültür ordusunun varlığına bağlıdır.”(1923) Bu nedenledir ki, “Yetişecek çocuklarımıza ve gençliğimize, göreceği tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel, her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.” diye de bir öğütte bulunurken, çok değer duyduğu öğretmenlerden de, “Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyet’in fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.”(25.08.1924), “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”(25.08.”1924, Muallimler Birliği Kongresi Üyelerine) diyerek yeni neslin, Türkiye Cumhuriyeti’mizin teminatı gençliğin laik çağdaş uygarlık yolunda çok iyi yetiştirilmesi isteğinde bulunmuştur. Kurtuluşumuzun ve kuruluşumuzun öncüsü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’mizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK; bu Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevinin, öncelikle gençlerimize düştüğünü belirtmek için, 30 Ağustos 1924’te, Dumlupınar Savaşları’nın yıldönümünde, Dumlupınar’da “Meçhul Asker” anıtını başında yaptığı konuşmanın sonunda şöyle diyor; “Gençler! Cesaretimizi takviye ve idame eden (devam ettiren) sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyet’i biz kurduk; onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz!”(30 Ağustos 1924) “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”, “Türk milletinin yürümekte olduğu terakkî ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.” diyerek ilmin önemini belirten,“Yurtta barış, Cihanda barış.” sözüyle barışın yurt ve dünya üzerindeki önemliliğini dillendiren, “Onucu Yıl Nutku”nun sonunda “Ne mutlu Türküm diyene.” diyerek Cumhuriyet’imizle, devletimiz ve milletimizle gurur duyarak bu vatan ve milletin huzuru ve refahı için dürüst ve azimle çalışmamızı öğütleyen büyük Atatürk, Türk Tarihi’ne not düşmek, halkımızı bilgilendirmek için yazdığı, 15/20 Ekim 1927 yılında, kurduğu partinin Ankara’daki kurultayında (CHP’nin 2. Kurultay’ı) 36.5 saat süren ve altı günde okuyup milleti bilgilendirdiği o büyük tarihi “Nutuk”un sonunda Türk Gençliği’ne şöyle seslenmektedir; “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.” İşte bu gençlik, bu yeni gençlik, gönlü genç nice vatanseverlerimiz, geçmişteki yurtsever aydınlarımız gibi, yurtsever subaylarımız gibi susturulmaya, etkisizleştirilmeye çalışanlar çıkarsa, gençliğimizi, yurtseverlerimizi Atatürk’ün Aydınlık Yolu’ndan cebren ve hile ile saptırmak isteyenler bulunursa, bu bedhahların bu hain engelleri, sinsi şer entrikaları, kirli kumpasları yine Büyük Atatürk’ün öğütlerinden ilham alınarak, “Mustafa Kemal’in Askeriyiz!” bilimsel düsturuyla Atatürk’ün yolundan azimle dosdoğru gidilerek aşılacaktır.. “Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir.”, “Türk! Övün, çalış, güven.” (1934) diyerek yol gösteren, Cumhuriyetimizin Onuncu Yıl Nutku’nda büyük bir coşkuyla “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” diyen Büyük Önderimiz Eşsiz Kahraman Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o yokluklarda ve bin bir zorluklardaki onca mücadeleleri, bunca güzel öğütleri; Cumhuriyet’imizin yarınlarının daima aydınlık kalmasının, yaşantımızın çağdaşlığının, ulusal varlığımızın ve ulusal bağımsızlığımızın ebediyetliğinin devamlılığının temini içindir.. Ulusallığımızın ve Bağımsızlığımızın fiili yönetim biçimi olan Cumhuriyet’i ancak Cumhuriyetçiler iyi ve dürüstçe tam savunabilir.. Gerçek Cumhuriyetçiler bu Lâik Cumhuriyet’ten yana tavır alabilir.. Bu nedenlerledir ki, 29 Ekim coşkusu, 29 Ekim’i anlamaktır. Bu güzel 29 Ekim; Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’imizin kazanımlarına, Atatürk Cumhuriyeti’mizin millî üretimine, millî tarıma, millî sanayie, Millî Eğitim’e ve Türk dilimize, Türk yurdumuza, bu kutsal vatan toprağımıza, ulusal kalkınmamıza, millî benliğimize ve millî kültürümüze, ulusal bütünlüğümüze, şanlı ordumuza ve bu kutsal yurdumuza, bayrağımıza ve ulusal bağımsızlığımıza daima onurluca sahip çıkmaktır; ay yıldızlı al bayrağımızın daima özgürce dalgalanmasını sağlamaktır.. Türkiye Cumhuriyeti’mizi taçlandıran ve temeli 23 Nisan’da atılan 29 Ekim; yurdumuzun ve ulusumuzun coşku, huzur ve gönenç içinde bulunmasının temini ve ulusal tam bağımsızlığımızın devamlılığıdır. Bu nedenledir ki, 29 Ekim’i iyi anlamalıyız, 1923’ün 29 Ekim’ine onurluca sahip çıkmalıyız.. Dünün işgalcileri o haçlı emperyalizm ve uzantıları, dahili ve harici bedhahlar, kimi gafiller hoşnut olmazsa bile Millî Bayramlarımız daima coşkuyla ve huzur içinde kutlanılmalıdır.! 1923’e dürüstçe bağlılığın, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönülden sevgi ve sadakatin, Atatürk Yolu’ndan dürüstçe ve azimle dosdoğru gitmenin ifadesidir Andımız.. 1923’e, Büyük Önderimiz Atatürk’e ve eserlerine saygı duymayanların, sahip çıkmayanların 2023 söylemlerine, o güzel söylemli şer takkiyelerine aldanıp kanılmamalıdır.! Cumhuriyet’imize, demokrasiye daima onurluca sahip çıkılmalıdır. Bunun için bilinçli Atatürkçü bir gençlik yetiştirilmelidir.. Çünkü, “İstiklâlde ve istikbalde dahi bu temel bizim en kıymetli hazinemizdir.” O işgalci haçlı emperyalizmin bu güzel yurdumuzdan, ecdat diyarı bu güzel vatan toprağımızdan şehit ve gazilerimizin o yokluklardaki, o zorluklardaki azmiyle sökülüp atılmasıyla elde edilen ulusal bağımsızlığımızın en önemli sembollerinden sayılan Cumhuriyet Bayramı’nı hafife almak hissi bile etik değildir, büyük bir gaflettir.! Böyle bir gaflet ancak ve ancak mandacılığa ve şer uzantısı o haçlı emperyalizme hizmettir.! Bu nedenlerledir ki, 29 Ekim, saygı, sevgi ve özveri gerektirir.. Çünkü, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, “Millî Kurtuluş”umuzun ve “Ulusal Kuruluş”umuzun Bayramı’dır.Hilafet ve Saltanat özlemcilerinin, takkiyecilerin, dünün o işgalci haçlı emperyalizmin sinsi şer işbirlikçilerinin, o mandacıların, öteden beridir bu güzel Cumhuriyet’imize yönelik kindarlıkları, karşıtlıkları süregelmektedir.. Bu durumu sezinleyen ve “Bütün ümidim gençliktedir!” diyen büyük önderimiz Anafartalar ve Dumlupınar Kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu güzel Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini öncelikli olarak gençlerimize veriyor; “Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sisiniz. Cumhuriyet’i biz kurduk; onu yükseltecek ve yaşatacak olan sizsiniz.” diyor. Bu nedenlerledir ki, devletimizin banisi, ulusallığımızın ve ulusal bağımsızlığımızın öncüsü Büyük Devlet Adamı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün onca yokluklara ve bin bir zorluklara rağmen yurdumuz ve ulusumuzun huzur ve refahı için yaptığı çabalarından, öğütlerinden ve görevlerinden esinlenerek denilebilmelidir ki, “İlkemiz, Atatürk’ün İlkesi; Ülkümüz, Atatürk’ün Ülküsü; Yolumuz, Atatürk’ün Yolu’dur.” Bu nedenlerledir ki, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü iyi anlamalıyız ve Atatürk Yolu’ndan azimle dosdoğru gitmeliyiz. Çünkü, Atatürkçülük, sadece laf değildir; Atatürkçülük; Atatürk İlkelerini ve Devrimlerini benimsemek ve bu Türk Devrimleri’ni dürüstçe savunmak ve onurluca yaşatmaktır; gericiliğe, Sevr bölücülüğüne, o haçlı emperyalizme, müstemlekeliğe, cehalete, sefalete onurluca karşı durmaktır.. Cumhuriyet, sadece laf değil, emek ister.. İyi bilinmelidir ki, Cumhuriyet, milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı bir yönetim biçimidir. Demokrasi için diğer mevcut yönetim biçimlerinin en iyisi olan Cumhuriyet, halkın egemenliğidir, seçtiği vekiller aracılığıyla halkın kendi kendisini yönetmesidir.. Meclis’e, Parlamentoya dayalı bir yönetim biçimi olan Cumhuriyet, iyi anlaşılmalı ve daima dosdoğru uygulanmalıdır. Önemli devlet adamlarımızdan Kıbrıs Fatihi Bülent ECEVİT’in dediği gibi “Meclis, Cumhuriyet’e meydan okunacak yer değildir!” [“Burası (Meclis) devlete meydan okunacak yer değildir!” 2 Mayıs 1999, Meclis konuşması] Ki, Cumhuriyetçilere göre, Meclis, Cumhuriyet ve Cumhuriyet’in kazanımlarının savunulacağı ve özellikle savunulması gerektiği bir yerdir.. Cumhuriyet’i ancak Cumhuriyetçiler doğru ve dürüstçe savunabilir.. Gerçek Cumhuriyetçiler, Cumhuriyet’ten, Cumhuriyet’in kazanımlarından yana tavır alabilir.. Bu nedenlerledir ki, 29 Ekim coşkusu, 29 Ekim’i anlamaktır. 29 Ekim; Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’imizin kazanımlarına, Cumhuriyet’imizin tarımına, sanayisine, Millî Eğitim’e ve Türk diline, kıyısıyla-ırmağıyla-adasıyla-taşıyla toprağıyla bu kutsal vatana, ulusal kalkınmaya, millî benliğimize, ulusal bütünlüğümüze daima onurluca sahip çıkmaktır; vatanımızın ve milletimizin huzur ve refahını, ay yıldızlı al bayrağımızın daima dalgalanmasını sağlamaktır, yabancıya özelleştirme girdabından uzak durmaktır.. İşgalden kurtuluşumuzun ve kuruluşumuzun öncüsü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, millî Mücadele’mizin ve Cumhuriyet’imizin şanlı şehitlerine ve kahraman gazilerimize daima minnettarız.. Ecdadımızı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü, şehit ve gazilerimizi daima saygıyla, minnetle anmalıyız.. 29 Ekim’i anlamak ve yaşatmak, dünün işgalcisi o haçlı emperyalizme karşı durmak, şehit ve gazilerimizin, ecdadımızın kutsal emaneti bu güzel vatan Türkiye’mizi, Türkiye Cumhuriyeti’mizi Atatürk Yolu’ndan giderek azimle dürüstçe savunmak ve kalkındırmak millî görevimizdir.. Bu ulvi bayram 29 Ekim, yurdumuza ve ulusumuza kutlu, yarınlarımız huzur ve gönençli olsun.. Yurdumuza, ulusumuza ve dünya insanlığına barış, huzur ve refah getirmesi temennisinde bulunulan 29 Ekim ve Cumhuriyet, Türklüğün ve Türkiye’nin aydınlık yarınlarının sönmeyen meşalesidir. Kuruluşunun yıldönümü bayramlarının coşkuyla kutlanılması, iyi anlaşılması ve doğru sahip çıkılması gereken Cumhuriyet aydınlıktır; Cumhuriyet, kalkınmak, uygarlaşmaktır; demokrasinin, laikliğin, çağdaşlığın, uygarlığın teminatı bu güzel Cumhuriyet, özgürce yaşamaktır. Kemal KOÇÖZ (Eğitimci)ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Karasu Şubesi Kurucu (eski) Başkanı

Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X