Advert

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİKTİR

Ulusal Egemenlik laf değil inanç ister, Uygarlığa yöneliş, dürüstçe emek ister; Atatürk’ü anlamak yürekten sevgi ister.. “Mustafa Kemal’in Yolu’ndayız!”, “Mustafa Kemal’in Askeriyiz!” diyebilmek, Ay yıldızlı al bayrağımıza dürüst sevgi saygı ister..

23 NİSAN  ULUSAL  EGEMENLİKTİR
Bu içerik 689 kez okundu.
Advert

23 NİSAN  ULUSAL  EGEMENLİKTİR   

   23 Nisan, geleceğimizin teminatı sayılan, yarınlarımızın büyüğü olacak olan sevgili Çocuklarımızın bayramıdır. Ve 23 Nisan, aziz yurttaşlarımıza,  ulusumuza ve ulusallığımıza ve millî bağımsızlığımıza yönelik Ulusal Bayramdır.. Çünkü 23 Nisan, Millî Coşkudur.! 23 Nisan, Ulusal Egemenliktir.!  Dünya İnsanlığına, Büyük Atatürk’ün, “Yurtta Barış, Cihanda Barış.” düsturunu da anlatan, Dünya Çocuklarına da şenlik yaşatan bu güzel Bayram,  23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mız, Şanlı Yurdumuza, Aziz Ulusumuza ve Dünya İnsanlığına Kutlu Olsun.! 

   Ulusal Egemenlik laf değil inanç ister, Uygarlığa yöneliş, dürüstçe emek ister;  Atatürk’ü anlamak yürekten sevgi ister.. “Mustafa Kemal’in Yolu’ndayız!”, “Mustafa Kemal’in Askeriyiz!” diyebilmek,  Ay yıldızlı al bayrağımıza dürüst sevgi saygı ister..

   23 Nisan’ın önemini, ulviyetini iyi bilmek gerekir.. 23 Nisan, Türklüğün ve ecdadımızdan kutsal emanet kalan bu güzel Türk yurdumuzun ve ulusumuzun o haçlı emperyalizmin işgalinden, o zorba düşmanların mezaliminden “Kurtuluş”unu ve ulusal bağımsızlığa yönelik “Kuruluş”unu sağlayan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı günüdür.. Bu 23 Nisan günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’mizin (TBMM) açılışını kutlamak, tarihsel önemini ve kutsiyetini dillendirmek, ulusal bağımsızlığın, cumhuriyetin ve hürriyetin önemini ifade etmek amacıyla 23 Nisan 1921’de “23 Nisan Bayramı” olarak kutlanılması kabul edildi. Saltanat’ın kaldırılmasının (1 Kasım 1922) ardından 1922’de Hakimiyet-i Millîye Bayramı (Ulusal Egemenlik Bayramı) ve ardından “Millî Hakimiyet Bayramı” olarak kutlandı .. Ve ardından “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı.. 

   (Üç ayrı bayramın birleşip kaynaşmasından meydana gelen bu bayram, 23 Nisan 1927’de de, Atatürk’ün, çocuklara ortam sağlatmasıyla katılımı genişletildi.. 23 Nisan, Çocukların katılmasıyla birlikte “TBMM’nin açılışı”, “Millî Hakimiyet” ve “Çocuk Bayramı” olarak kutlandı.. 23 Nisan 1929’dan itibaren okullarda Çocukların etkinlikleri arttırıldı, 23-30 Nisan günlerine denk gelen hafta “Çocuk Haftası” olarak kutlanılmaya başlanıldı..
 
   23 Nisan, “23 Nisan Bayramı”, “Çocuk Bayramı”, “Egemenlik ve Çocuk Bayramı”  gibi değişik adlarla belirtilebildiğinden bir isim karmaşası yaşanılan bu güzel bayram, 1981’de Kanunla adlandırılarak resmen “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu.)

   23 Nisan Ulusal egemenliktir! Ulusal Egemenlik ise Vatana, Bayrağa, Bağımsızlığa, Ulusal yatırımlara ve Ulusal değerlere bilinçle ve dürüstçe sahip çıkmak, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin sinsi şer entrikalarına onurluca karşı çıkmaktır.. Bunun içindir ki, Ulusal Egemenlik kavramının anlamı, bu güzel günün önemi çok iyi anlaşılmalıdır! Çünkü, işgalden kurtuluşa ve Ulusal Egemenlik’e, Türkiye Cumhuriyeti’mizin kuruluşuna yöneliştir 23 Nisan.. İşgalden kurtuluşun ve yeniden özgürlük ve bağımsızlığa kavuşuluşun oluşumu uğruna Millî Mücadele’ye, Ulusal Egemenlik’e yöneliş yoludur 23 Nisan.. Bunun içindir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’mizin temel omurgasını teşkil eder 23 Nisan 1920’de Ulusal Egemenlik adına kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi.. Bu nedenledir ki, Ulusal Egemenlik, Ulusumuzundur; Ulusal Egemenlik paylaşılmaz, çeşitli sinsi emperyalist söylemlerle Ulusal Egemenlik devredilemez.! Türklüğün ve Türk yurdunun ebediliğinin teminatı sayılan Ulusal Egemenlik’ten asla vazgeçilemez.. 

   Büyük Atatürk tarafından ulusal egemenliğin ulviyetini anlamamızın ve sahiplenmemizin önemsendiği 23 Nisan’ın sadece çocuklara armağan edilen “Çocuk Bayramı” kısmının bütün dünya çocuklarıyla paylaşımı ise; dünya barışının, dünya insanlığının huzurunun dünya büyüklerince de anlaşılıp savaştan uzak durulmasının, barış ve huzur içinde yaşanılmasının sağlanılması  içindir.. Evet, Dünya Barışı’nın anlaşılması içindir bütün dünya çocuklarının Türkiye’ye davet edilerek yapılan 23 Nisan Çocuk Bayramı ve etkinlikleri.. Ülkemizde 23 Nisan’da büyük şenliklerle  kutlanan Çocuk Bayramı’nda, bütün dünya çocuklarıyla paylaşılan; barıştır, mutluluktur, çocukluk ve insanlık coşkusudur.. 

   Bu bayramın öteden beridir genellikle herkesçe bilinen ve akıllarda kalan yönü; sadece, çocukların oyunları, gösterileri, şenliğidir..  Oysa, bu güzel günün bir de  “Ulusal Egemenlik” kavramının doğru anlaşılması, akıllarda, gönüllerde ve fiiliyatta yaşatılması hususunun da idraki yok muydu? Bu hususlar neden unutuluyor ya da doğru uygulanılması neden yapılamıyor? Yıllardır bu bayrama “Çocukların bayramı!” deniliyordu da yetişkinlere yönelik “Ulusal Egemenlik” ile ilgili görev ve sorumlulukların mevcudiyeti neden dillendirilmiyor? Yetişkinler için görev ve sorumluluk, ulusal egemenliği anlamak ve minnet duymaktır ve ulusal egemenliğe sahip çıkma bilincini ve coşkusunu da yaşamaktır 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.. 

   İlköğretim çağı çocuklarımız için hem eğlence hem de Millî Bayram yaparak zaman içinde Ulusal Egemenlik bilincinin kazandırılmasını sağlamak ve aileleriyle, halkla birlikte bu coşkuyu yaşamak değil miydi 23 Nisan?  İyi bilinmelidir ki, 23 Nisan ve Ulusal Egemenlik, rengini şehit ve gazilerimizden alan Ay yıldızlı al bayrağımızın ebediyen dalgalanması isteği ve Türkiye’mizin ebedi  bağımsızlığı sevgisidir.. Bu nedenlerledir ki, Türklüğe, Türkçeye, TC’ye,  Türk yurdunun varlığına ve ulusal bağımsızlığına kin duyanlar; ruhlarında, mazilerinde Türklük, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı bulunanlar ve hatta o haçlı emperyalizmin öteden beridir özlem duyduğu o sinsi şer Sevr için teşvik ettiği, destek verdiği mandacılık ve paylaştırma görevini hüner edindirilenler; koyun postuna bürünen o heyeti nasiha çakalları , emperyalizmin o Truva atları yine yeni yeni sinsi şer entrikalar peşindedirler.! Dost görünümlü bu hainler; kanla irfanla kurulan Türkiye Cumhuriyet’imizin geleceğinin teminatı olacak olan çocuklarımızın gönüllerinde daima yeşerecek olan Türklük, Atatürk,  Atatürkçülük ve Cumhuriyet bilincinin ve sevgisinin nasıl sabote edilebileceğinin sinsiliği peşindedirler! Ki, o hainler, o şer mihraklar, sinsilikleriyle kimi gafilleri yanıltmaya, aldatmaya çalışan o bedhahlar, halkı yanıltan bu takkiyeciler, vatanın ekmeğini yiyen o namertler, Muaviye misali, Lawrence misali, yanıltıcı Heyet-i Nasiha misali çoğu kez dinsel değerlerin arkasına gizlenmekteyken, bu güzel yurdumuza ve aziz ulusumuza yaptıkları ihanetin sadece ve sadece dünün işgalcisi ve Sevr paylaşımı özlemcisi olan o haçlı emperyalizme yaradığını neden düşünememektedirler? Unutulmamalıdır ki, o haçlı emperyalizm, bu güzel yurdumuza ve aziz ulusumuza yönelik düşmanlıklarını çoğu kez din kisvesiyle yapmakta, kumpaslarını harici ve dahili işbirlikçilerine dinsel söylemlerle yaptırmaktadır.!
     
   “Ulusal egemenlik; milletin namusudur, haysiyetidir, şerefidir; ulusal egemenlik devredilemez!” sözüyle Millî Egemenlik kavramının önemini belirten büyük Atatürk, ulusal egemenliğimizi sarsmaya yönelen o sinsi şer mihrakların kendi şahsi sinsi şer emellerine ve hatta geçmişte ve yakın tarihlerde görüldüğü gibi o haçlı emperyalizmin  o şer Sevr emellerine hizmet için kutsal dinimizi de alet ettiklerinin bilinmesini ve de gelecekte de benzeri entrikalara devam edebileceklerinin unutulmaması ve hatta dinselliğin etkisinde kalarak acze ve kumpaslara düşülmemesi için daima tedbirli olunması bilincinde bulunmamızı, dinsel güzel söylemlerle süslenen hilelere kanıp yanılmamamız gerektiği hususunu belirtmek için şu veciz öğüdü söylemişti; 
   “Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melânetten gelmiştir.” (Tarihte yaşanan Patrona Halil İsyanı (1730), Kabakçı Mustafa İsyanı (1867), 31 Mart Gerici Kalkışması(Rumi- 31 Mart 1325)(13 Nisan 1909), Bolu- Düzce- Hendek Adapazarı Anzavur Ahmet İsyanı (1920), Şeyh Sait Ayaklanması (11 Şubat 1925), Menemen Olayı (23 Aralık 1930), Dersim Olayı(1937), Kanlı Pazar  olayı(1969), Sivas - Madımak Olayı (2 Temmuz 1992), 15 Temmuz Kalkışması (2016) dinsel söylem kıvılcımlarıyla alevlenen bu konulara birer örnektir)
  Büyük Atatürk’ümüzün bu sözünü de iyi anlamak gerekiyor.!  Düşman işgalinden “Kurtuluş”umuzun ve yeniden “Kuruluş”umuzun önderi ve de saygıyla, sevgiyle andığımız, minnettar bulunduğumuz şanlı şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin öncüsü büyük kahraman Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu veciz sözüyle, dinsel söylemlerle millî değerlerimizi, dinsel söylemlerle ulusal günlerimizi çarpıtmaya, dinsel söylemlerle halkı yanıltmaya çalışanlara karşı uyanık bulunmayı öğütlemiyor muydu?  Elbettedir ki, Millî değerlerimize, ulusal günlerimize ulusal bilinçle onurluca sahip çıkmayı öğütlüyordu.. Düşmanların ve düşmanın sinsi uzantılarının kirli oyunlarına, şer entrikalarına, haince kurguladıkları ihanet kumpaslarına aldanmamak için daima uyanık bulunmak gerekiyor.!

   Dünün işgalcisi ve o şer Mütareke ve Sevr paylaşımı dayatmacısı o haçlı emperyalizmin birçok sinsi şer kumpasları Lozan kazanımları (24 Temmuz 1923) ile bozulduysa da, yine de dahili ve harici işbirlikçileriyle yine o şer sevr paylaşımının ve o bop bölüşümünün peşide koşuşturmaktadırlar.! Şahsi menfaatleri ve siyasi ikballeri için o şer sevr bop kumpaslarına hizmeti hüner sanacakların gaflet ve dalalet içinde bulunmalarını hoş görmek doğru değildir! Çükü bunlar zaman içinde ruhsuzlaşıp ecdadımızın yadigarı, şehit ve gazilerimizin kutsal emaneti bu güzel vatanımıza Damat Feritler gibi, Anzavur Ahmetler gibi hıyanet edebilecekleri asla unutulmamalıdır ve ona göre önlemler alınmalıdır.!

   Ulusal günlerimizin önemini iyi bilmek ve de saygıda kusur etmemek gerekiyor.! Halk tarafından “Çocuk Bayramı” olarak bilinen ve yıllardır bir kısım halkımızın gönlünde “Çocuk Bayramı” diye bir çağrışım oluşturan 23 Nisan, İşgalci o haçlı emperyalist düşmanın bu güzel yurttan atılmasına, ulusal egemenliğe yönelişe dair Millî Mücadele’nin sembolü değil miydi?  Ve her yıl İlk Okul’larımızda, İlköğretim Okulları’mızda 23 Nisan öncesinde 23 Nisan hazırlıkları yapılmıyor muydu? Ulusal bayramlarımıza yönelik son zamanlarda göze çarpan zafiyetler, engeller meydana geliyorsa nedendir? Millî Bayram günlerinin, ulusal günlerimizin resepsiyonlarının aksatılması ve daha vahimi, yasaklatılması durumu varsa bu tutum, bu gaflet(!) neyin nesidir!?  Oysa, Mütareke dayatmalarına, o sinsi şer Sevr entrikalarına, o haçlı emperyalizmin işgal ve paylaşım mezalimine karşı onurlu karşı duruştur 23 Nisan ve Ulusal Egemenlik.. Bir onurdur, bir gururdur, bir ulusal coşkudur bu millî bayramlar..

   O haçlı emperyalizmin bu güzel yurdumuzu işgal etmelerine karşı Millî Mücadele yaparak bizlere emanet edilen bu vatanın güzel yarınlarına dair değil miydi Atatürk zamanından beridir okunup ekim 2013’te gerekçesi belirtilmeden kaldırılan Andımız!  1933 yılından beridir İlk Okullarımızda okutulan Andımız’ın son sözü, Cumhuriyet’imizi kurucusu büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün Cumhuriyetimizin Onuncu Yıl Nutku’nda son söz olarak yer alan “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü değil miydi? Bu sözün temel dayanağı da yine Ata’mızın Gençliğe Hitabe’sinin son sözü olan “Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” sözü değil miydi? Bu nedenledir ki, Ulusal Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün “Gençliğe Hitabe”sini defalarca okumaktan ziyade içeriğini dosdoğru anlamak gerekiyor! Ve hatta Atatürk’ün isminden, Atatürk’ün resminden, araştırıp öğrenerek Atatürk’ün İlke ve Devrimleri’nden gurur duymak gerekiyor.. Ve yine bilinmelidir ki, Ulusal önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yarınlarımıza ışık tutan o nice öğütlerini iyi anlayıp dürüstçe dosdoğru uygulamak gerekiyor..

   Vaktiyle dört kıtaya ün salan, atının nalıyla üç kıtaya medeniyet taşıyan Cihan İmparatorluğu Osmanlı, yetenekli padişahlarıyla, azimli yöneticileriyle, esaretin ve karanlığın çağı sayılan Orta Çağ’ı kapatıp uygarlığa yönelişe dair  Yeni Çağ’ın oluşumunu ve Yükselme Dönemi’ni sağladılar.. Duraklama Dönemi’nden Gerileme Dönemi’ne yönelişi hüner sanan basiretsiz ve gafil yöneticilerinin gaflet ve ihanetleri yanı sıra ilimden, teknikten ve endüstriden yararlanmak yerine hurafelerden medet umma anlayışının yaygınlaşması, taht kavgalarının ordu üzerindeki olumsuz etkileri, yeniçerilerinin kazan kaldırmalarıyla orduda oluşan disiplinsizlikler , eğitimsizlik ve araç gereç yetersizlikleri, gelirlerin ve üretimlerin azalması ve pazar bulunamaması nedenleriyle devlet hazinesinin boşalmasına rağmen  “Lale Devri!” ihtişamıyla tüketimin- israfın artmasına karşılık  parasızlıktan, eğitimsizlikten ve asker yetersizliğinden ordunun güç kaybına, düşmana hizmeti hüner bilenlerin gaflet ve ihanetleri yüzünden de toprak kayıplarına, yokluğa, yoksulluğa ve yıkımlara, çok büyük acılara maruz kalındı..

   Cihan İmparatorluğu Osmanlı sayesinde Orta Çağ karanlığından, aforoz baskısından, endüljans entrikasından, engizisyon zulmünden kurtulup ilimde, teknikte ve endüstride büyük ilerlemeler kaydeden Avrupa’da, bilim ve teknolojinin yanı sıra çok gelişen edebiyat akımlarının, edebiyat ve felsefe ürünlerinin yarattığı hür fikirlerin geliştirdiği 1789 Fransız İhtilâli ile birlikte gelişen demokrasi ve milliyetçilik akımlarının fırtınaları da Avrupa devletleri yanı sıra Balkanlar’daki Osmanlı diyarlarında da etkili olurken, bir yandan da Avrupa’da endüstride meydana gelen büyük ilerlemeler nedeniyle Pazar arayışları, yeni yeni sömürge edinme kapışmaları ve de Avusturya Macaristan İmparatorluğu veliahtının bir Sırplı tarafından öldürülmesiyle (1914) oluşan çatışmaların bir bahane edilmesi yüzünden gelişmesiyle patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nın ateşi Osmanlıyı da sardı.! 
 
   Aç  çakallar, vahşi sırtlanlar misali birbirini yemeye çalışan Avrupalı devlerin tepişmesinden uzak durmaya, medeniyet taslayan o haçlı Avrupalılarca kendi aralarında çıkarılan bu savaşta tarafsız kalmaya çalışan Osmanlı,  bir yandan da Balkanlar’da yitirdiği o yerlerin bir kısmının tekrar geri alınabilineceğini ileri süren Enver Paşa ve fikirdaşı kimi hayalperest yetkililerin istek ve özlemlerine de önlem almaya çalışıyor, bazen de kararsız kalınıyordu.! Ne hazindir ki, Vaktiyle üç kıtaya hükmeden, dört kıtaya nam salan Cihan İmparatorluğu Osmanlı; sinsi çakalların, aç sırtlanların saldırısına uğrayan yaralı bir aslan misali, kaderin cilvesine maruz kaldı.!

   Akdeniz’de İngiliz donanmasının önünden kaçıp Çanakkale’ye sığınan (10 Ağustos 1914) ve İngilizlerce istenildiğinde, satın alındığı söylenip Osmanlı bayrağı çekilen Goben (Yavuz) ve Breslav (Midilli) adlarındaki bu iki Alman savaş gemisinin, mevcut Alman mürettebatıyla birlikte İstanbul’dan Karadeniz’e açılarak Rus limanlarını (29/30 Ekim gecesi) topa tutması sonucu tarafsızlığı bozulup kendini savaşın yangını içinde bulan (14 Kasım 1914) Cihan İmparatorluğu Osmanlı yurdu ve milleti, bu Cihan Harbi yangınında çok büyük zararlara, kayıplara, onulmaz acılara maruz kaldı..

   Kafkaslar’dan Tuna boylarına, Yemen çöllerinden, Mısır çöllerinden Trablusgarp çöllerine kadar ülkenin dört bir yanında iki elin parmağı sayısı kadar çok farklı cephelerde savaşmak zorunda kalan Cihan İmparatorluğu Osmanlı, en büyük savaş mücadelesini Çanakkale’de yaptı.. O üstün donanmaya, o güçlü silah üstünlüğüne sahip bulunan o haçlı emperyalizm müttefikleri, o üstün savaş gemileriyle, o güçlü toplarıyla tüfekleriyle Çanakkale’yi cehenneme çevirdiyseler de, Çanakkale’yi denizden ve karadan geçemeyerek Çanakkale’de büyük bir hezimete, büyük bir hüsrana maruz kaldılar.. Onlardan ve bizimkilerden çok fazla sayıda insan öldü, çok sayıda insan sakat kaldı.. Kimileri ise sağlığını yitirdi.! 

   O haçlı emperyalizmin büyük bir hezimete uğradığı Çanakkale’de, o haçlı emperyalistlerce başlatılan Deniz Savaşı’nın ardından oluşan Kara Savaşları’nda gelişen o çetin çatışmaların, top, silah ve süngü savaşlarının olduğu yerlerde paramparça olan bedenler birbirine karıştı; tepelerden denize dere misali oluk oluk kanlar aktı.! Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in yıldızının parladığı Çanakkale’de o haçlı emperyalizme karşı büyük bir destan yazıldı! (Şanlı Şehitlerimize ve kahraman Gazilerimize minnettarız. Ebediyete intikal eden karamanlarımızı rahmetle, saygıyla, minnetle yâd ediyoruz. Kahramanlarımızın mekânları cennet, ruhları şad olsun!)

   O haçlı emperyalizmi, Çanakkale’de Deniz ve Kara Savaşları’nda (Şubat 1915 - Ocak 1916) büyük bir hezimete, büyük bir hüsrana uğratmamıza rağmen, yandaşı sayıldığımız Almanya’nın yenilgisi yüzünden masa başı entrikalarıyla yenik sayıldık ve Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) dayatmalarına maruz kaldık .! ( Mondros: Yunanistan’ın Limni adasında bir liman kenti.)  (Mondros Mütarekesi; 30 Ekim 1918’de Osmanlı adına Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf (Rauf Orbay) başkanlığındaki heyet ile İtilaf Devletleri adına İngiliz amirali Caltrop başkanlığındaki heyet arasında Limni adasının Mondros Limanı’nda İngilizlerin Agamemnon zırhlısında imzalanmıştı..)  
     
   Ne hazindir ki, Çanakkale Deniz Savaşı’nda Boğaz’a önde girmeye çalışan zırhlılardan olup Topçularımızın kimi top atışlarından etkilenmeyen, sadece güverteden orta derecede hasar görmüş olup (Bouvet, Irresistable, Ocean zırhlıları gibi Marmara Boğazı’nın serin sularına batmaktan kurtulmak için) savaş alanından geri kaçan bu çok güçlü Agamemnon İngiliz zırhlısı, 30 Ekim 1918’de, Mondros’ta Osmanlı’nın idam sehpasına dönüşmüştü.!   Oysa, Çanakkale Kahramanı Seyit Onbaşı’nın sırtlanıp topa yerleştirdiği 250 okkalık o top mermisiyle İngilizlerin güçlü zırhlılarından Ocean’ı sulara gömmesi, Nusrat Mayın gemisi Kaptanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Kaptan’ın döşediği mayınlara çarpıp batan ve devre dışı kalan gemi zayiatlarından ve Kara Savaşları’nda hezimete uğradıklarından Çanakkale’yi aşamadılar, İstanbul’a ulaşamadıydılar.! Kendilerini Dünya’nın lideri sanan İngilizler Kuût-ül Amâre’de de (29 Nisan 1916) büyük bir hüsrana uğradılar! Fakat o emperyalist müttefikler, 3 yıl sonra, masa başı entrikalarıyla  elde ettikleri Mütareke kazanımıyla ellerini kollarını sallaya sallaya Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın Başkenti İstanbul’daydılar.!(13 Kasım 1918)  “Kader utansın.!” demek bir çözüm değildir! Geçmişin yanılgılarından, geçmişin gaflet ve ihanetlerinden dersler çıkarılmalı, böyle durumlara bir daha düşülmemesine gayret sarf edilmelidir.. Koyun postuna bürünen o haçlı emperyalizmin ve işbirlikçilerinin şirin söylemli sinsi şer söylemlerine, takkiyelerine kanılıp adlanılmamalıdır.! Vatan-Bayrak sevgisi sadece laf(!) değildir, vatana sahip çıkmaktır, dünün işgalcisi ve Sevr paylaşım takipçisi o haçlı emperyalizme onurluca karşı durmaktır.!

  İşgalci haçlı emperyalistlerce Cihan İmparatorluğu Osmanlı’ya dayatılan o Mütareke; “Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak.” maddesiyle başlayıp , “Osmanlı Orduları terhis edilecek; Orduya ait silah, cephane ve askeri araçların İtilaf Devletleri’ne teslim edilecek.”   maddesiyle devam eden ve tamamı 25 maddeden oluşan Mondros Mütarekesi dayatmalarının en can alıcı maddesi ise 7’nci maddeydi!  Ki, bu 7’nci maddeye göre “İtilaf Devletleri,  kendi güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum ortaya çıkarsa, gerekli gördüklerinde her yeri işgal etme hakkına sahiptir.”  Bu madde, açıkça ülkemizin işgali, milletimizin esareti belirtilmekteydi.!   Vaziyet buyken, ulusumuzla alay edilircesine, Cihan İmparatorluğu Osmanlı’yla dalga geçilircesine çakalca bir ifade buyuran o yanıltıcı son maddeye ne denmeliydi!? Ki, önceki maddelerde yer alan onca kirli sinsi şer tuzakları unutturmaya, yanıltmaya yönelik adeta ilizyon konumunda bulunan ve son madde olan o 25’inci madde ise şöyleydi: “Müttefiklerle Türkiye arasında düşmanca eylemlerin 31 ekim 1918 perşembe günü, yerel saatle öğleden başlamak üzere, durması.”  Bu son maddeye göre herhalde  işgal sona erecek, savaş bitecek sanıldı.! Oysa gerçek durum bu değildi!! Bu son madde, adete bütün tuzakların çiçeklerle süslenip kamufle edilmesi misali tuzak bir maddeydi.! Koyun postuna bürünen tilki kurnazlığıyla Osmanlı’ya dayatılan böyle bir Mütareke dayatmaları(!) nasıl benimsenebilirdi? (Mustafa Kemal Paşa bu Mütareke’ye karşı çıkmış, uyulmaması gerektiğini dillendirmişti..)

   O vakitlerde Başkent İstanbul’da da kapkara bulutlar dolanıyordu! Şam’daki birliği lağvedilen Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal İstanbul’a çağırıldı. (13 Kasım 1918 sabahı Haydarpaşa’ya gelmişti. 13 kasım sabahı çok sayıdaki düşman savaş gemisinin İstanbul’a gelişini ve Dolmabahçe önlerinde demir atışını kahırlı bakışlarıyla görmüştü.! O gün..) Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Haydarpaşa’dan köhne bir motorla düşman savaş gemilerinin arasından Sirkeci’ye geçerken, bağrının derinliklerinden gelen bir sesle, “Geldikleri gibi giderler!” demişti (13 Kasım 1918). Ve öğrencilik yıllarından beridir kafasında planladığı “Türklük”ün kurtuluşunun, düşman işgaline  ve mezalimine maruz kalan bu güzel Anadolu’muzun düşman işgalinden kurtarılmasının ve “Türk Yurdu”nun yeniden kuruluşunun destanını yazmaya hazırlanıyordu..  

   Samsun yöresinde yöre halkına karşı mezalimlere yönelen Rumlara karşı karşı savunmaya yönelen yöre halkının savunma ve püskürtme baskıları Rumların oyunlarını bozmuştur.! Bunun üzerine Rumların, Türklerce kendilerine saldırılarda bulunulduğunu İngilizlere şikayet etmeleri üzerine İngilizler, padişaha ve onun hükümetine, olayın tez önlenmesi baskısında bulunduydular! Bunun üzerine bir heyetin Samsun yöresindeki Rumlara yapılan baskıları durdurmaya görevlendirilmesi kararlaştırılır.. Ancak bu görevin başına kimin getirileceği kararında tereddütler hasıl olur! Bu görevi en iyi Mustafa Kemal yerine getirebilir düşüncesi ortaya atıldıysa da öğrencilik yıllarından beri Cumhuriyet yanlısı olduğu bilinen Mustafa Kemal’e böyle bir görev verilirse hilafet ve saltanata karşı girişimlerde bulunabileceği, kaygısı hasıl olduğundan işkillenilir, fakat bu işi başarıyla yapabilecek istekli bir başka görevli aransa da o kısa sürede bulunamaz.. Çünkü birliği lağvedilmiş Mustafa Kemal boştadır ve de arkadaşlarına, oluşacak böyle bir görevin kendisine verilmesinde yardımcı olmalarını ısrarla salıklamıştı.. 

   İstanbul önlerindeki bir kısım İngiliz savaş gemisinin top namlusu saraya çevrilikti.! Padişah ve İstanbul Hükümeti zor durumdadır ve bu nedenle İngilizleri temin etmek arzusundaydılar.! Bunun üzerine, yine araştırma yaptılar, kendisine verilen görevi en iyi şekilde sonuçlandıran Mustafa Kemal’de karar kılındı.. Sarayın İngiliz baskısı altında bulunduğunu gören Mustafa Kemal, üstün yetkiler istemektedir ve ordu Müfettişliği görevi talebinde kararlıdır.. Saray ve Hükümet böyle bir yetkiye taraftar değilseler de başka çareleri yoktu! Bu şartlar altında, Samsun’daki olayları bastırmak üzere Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’e yetki verilir.. 

   16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru’yla İstanbul’dan ayrılan Mustafa Kemal, tehlikeli ve meşakkatli bir yolculuktan sonra 19 Mayıs 1919 sabahı, Anadolu’nun karanlık ufuklarını aydınlatırcasına Samsun’a ayak bastı.. 

   Oysa, Mustafa Kemal, İstanbul’dan Samsun’a çıkmadan bir gün önce yunan askerleri güzel İzmir’imize çıkartma yaptıydı (15 mayıs 1919). ”Hasta adam”a benzetilen Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın son diyarı bu güzel Anadolu’muz, Mütareke imtiyazıyla o haçlı emperyalizmin kurtlar sofrasında bölüşülecekti.. Fakat henüz tereddütler giderilememişti.. Bunun üzerine, halkın engellemelerini önlemek ve hatta para ve menfaat karşılığı halkın bir kısmından yararlanılması amacıyla İngilizlerin telkin ve desteğiyle Damat Ferit Hükümeti’nce Heyet-i Nasih’alar kurulup yunan ordusunun İzmir’e çıkartma yapmasından iki üç  hafta öncesi halk içine salındıydı(1919).. İşgal ve paylaşımın engellemesinden, halkı işgale karşı bilinçlendirebileceğinden şüphelenilen her kim varsa aydın- subay- mebus denilmeden tutuklanacak; kimisi Bekir Ağa Zindanı’na atılacak, kimisi de Malta’ya sürgün edilecekti.!  Ve İstanbul’da yurtsever aydınlara, vatansever subaylara yönelik tutuklamalar başladı.!  Mustafa Kemal’in de İngilizlerce İstanbul’da tutuklanacağı ya da kendisini Samsun’a götürecek olan Bandırma Vapuru’nun Karadeniz’de batırılacağı söylentisi de Hüseyin Rauf (Orbay) tarafından Mustafa Kemal’e iletilmişti..  Mustafa Kemal Paşa bu sözlerden etkilenip kaygılandıysa da Anadolu’nun bağrına tez ulaşabilmenin ateşi bu kaygıları dağıttı.. Yeter ki yola çıkarken herhangi bir aksaklık oluşmasındı.! Çünkü, ona göre yola çıkmak, Anadolu’nun bağrına varmaktı..

   Mustafa Kemal,  23 Nisan’a, Cumhuriyet’e gidilecek yolda yürümeye kararlıydı.. Tuzaklarla dolu Karadeniz yolculuğu kazasız belasız atlatılmış, 19 Mayıs sabahı gün ışımasıyla birlikte Samsun’a varılmıştı.. Ülkenin içine düştüğü kötü koşulların giderilmesi, işgalci düşmanların bu güzel yurttan atılabilmesi için çalışmalar yapılması gerektiğini ve bunun için yurdun her sathında işgale karşı mitingler yapılmasını, millî birlikteliğin sağlanması için kongreler yapılmasını arkadaşlarıyla planlıyordu.. Mustafa Kemal, işgale karşı ilk protesto mitingini 30 Mayıs 1919’da Havza’da kendisi başlattı. Ve ardından İstanbul’da işgale karşı büyük mitingler yapılmaya başlandı..
   Padişah, İngilizlerin baskısıyla Mustafa Kemal’i geri çağırdıysa da Mustafa Kemal Amasya’ya geçti.. Amasya’da yaptığı toplantıda “Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır..” kararlarını içeren 7 maddelik Amasya Genelgesi oluşturuldu..(22 Haziran 1919)

   Mustafa Kemal, Amasya’dan Sivas yoluyla Erzurum’a geçerek bölge halkıyla görüşmeyi ve Doğu yöresi halkını bilgilendirmeyi amaçlamıştı.. Çünkü, Mütareke’nin 24’üncü maddesine göre “Altı vilayet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaktır.” denilmişti. (Vilayet i sitte:Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ ve Sivas) Bu maddeye  göre  Doğu illerinde Osmanlıya karşı kalkışmalar yaptırılarak yörede Ermenistan hükümranlığı oluşturulacaktı.. Bunun önüne geçebilmek ve ülkenin işgalden kurtuluşunu temin etmek için bir kongre yapılacaktı. Fakat İstanbul’dan gelen bir habere göre Mustafa Kemal görevden alınmış, tutuklanıp İstanbul’a getirilmesi fermanı imzalanmıştı..  Bunun üzerine, Mustafa Kemal, ordudan istifa ettiğini belirterek İstanbul’a dönmeyeceğini, sade bir yurttaş olarak vatan hizmeti çalışmalarını sürdüreceğini belirtmişti.. 
  
   Mustafa Kemal’in resmi görevi sona erdiğinden emrinde tek bir neferi bile yoktu, tek bir sivil giysisi de.!  Sivilliğinin ilk günlerinde kalabalık içinde adeta yapayalnız gibiydi.!  Bir ara idi, Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, arkasından gelen birkaç manga askeriyle birlikte, Mustafa Kemal’e doğru geliyordu.. Mustafa Kemal, İstanbul hükümetince Kazım Karabekir Paşa’ya da Mustafa Kemal’i tutuklayıp İstanbul’a gönderilmesi emrinin verildiğini duymuştu! Bu durumu bilen Atatürk’ün yanındaki bir arkadaşının gözlemine dair bir anlatımına göre, “Bir anda Mustafa Kemal’in beti benzi solmuştu.! Her şeyin bittiğini, “Buraya kadarmış.!” diye mırıldanıp kahır gidercesine endişeli bir ruh hali içindeymiş.! Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’e yaklaşırken, sert bir topuk yankılanmasıyla selam vererek, “Kumandamda bulunan zabitin ve efradın hürmet ve tanzimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de bizim muhterem kumandanımızsınız. Emrinizdeyim Paşam.!” sözü, tutuklanma kaygısının fırtınalarıyla ruhu daralmış gibi olan Mustafa Kemal’i kendine getirmiş, solan yüzünde bir tebessüm belirmiş.! Ve kucaklaşmışlardı vatanın ve milletin selameti için.. 

   (Ki, Kazım Karabekir Paşa, kendisine verilen tutuklama emrine karşılık, Saray’a, “…Mustafa Kemal Paşa’nın fiil ve hareketlerinde vatan ve milletin maksat ve menfaatlarına ve mevcut konulara muhalif sayılabilecek hiçbir hal ve hareketin olmadığını görüyorum…” diyerek Mustafa Kemal Paşa gibi böylesi bir vatanperverin tutuklanmasına da gönlü elvermediğinden, böyle bir zatın tevkifini gerektirecek bir durum olmadığına dair teferruatlı bir bilgi gönderdiydi..      
   Ne hazindir ki, aralarındaki Vatan sevdasına dair samimi içtenlik bu kadar iyiyken, emperyalizm işbirlikçileri, dinsel söylemlerle Kazım Karabekir Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın arasını açmaya, Mustafa Kemal Atatürk’ü engelletmeye çalıştılar.!)

   Atatürk’ün önerdiği ve Karabekir Paşa’nın desteğiyle yapılan çalışmayla hazırlığı önceden planlanmış olunan Erzurum Kongresi yapıldı (23 Temmuz 1919). “Millî sınırlar içinde vatan bir bütündür.”, “Milletin iradesini esas kılmak esastır.”, “Manda ve himaye kabul olunamaz..” anlayışlarını içeren yedi maddelik bir karar alınarak halka duyuruldu.. (Mustafa Kemal’in, Erzurum Kongresi konuşmaları sırasında, Kazım Karabekir Paşa’nın bu davranışının o dönemde  kendisine kuvvet ve cesaret veren en mühim hadise olduğunu anlatması, Millî Mücadele’de Kazım Karabekir Paşanın da büyük bir rolünün olduğunu görüyoruz.. Ne hazindir ki, Atatürk karşıtı olanlar, Cumhuriyet’in ilanından sonraki siyasi dalgalanmalarda Kazım Karabekir Paşa’yı Atatürk’e karşı, karşı eylemleri için kalkan olarak kullanmaya çalışmışlardır! Bütün bu anlatımlardan çıkarılan derslere göre, Atatürk karşıtlarının Atatürk’e karşı eylemleri o haçlı emperyalizmin çıkarları için değil de nedir? Ne yazık ki, o haçlı emperyalizme hizmetkarlığı hüner sananların, sandırılanların gaflet ve ihanetleri yine süre gelmektedir.. Bunu tam anlayabilmek için illa eskiyi yaşamak mı gerekiyor?) 
  
   Damat Ferit ve Hükümeti, İngilizleri memnun edebilmek için Millî Mücadele’nin yapılmamasına yönelik gayret ediyordu. Sivas Kongresi’nin engellenilmesi için uğraşlar verdi! Sivas’a da Mustafa Kemal’i tutuklatma emirleri yağdırılmışsa da Mustafa Kemal, yurtsever arkadaşları tarafından korundu ve Millî Mücadele’ye yönelik çalışmalara devam edildi..  Erzurum Kongresi’nde alınan Millî iradeye ve Millî Mücadele’ye dair yedi maddelik bu karar Sivas Kongresi’nde de aynen benimsendi (4 Eylül 1919). Bu çalışmalarla sağlanan dayanışma sayesinde Millî Mücadele’nin sağlam zemini hazırlandı..

   Mustafa Kemal,  Millî Mücadele çalışmalarının takibini ve aktiviyetinin arttırılmasının temini için 27 Aralık’ta (1919) Temsil Heyeti ile birlikte Ankara’ya geldi.

   O haçlı emperyalistlerin dayattıkları Mondros Mütarekesi’nin bu galip devletlere tanıdığı haklar(!) bahanesiyle ülkemizin her bir tarafından düşman işgalleri başladı.. Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın başkenti İstanbul işgal altındayken, halkın, padişahtan ve İstanbul Hükümeti’nden kendilerini kurtaracaklarını umdurulmaları büyük bir gafletti ve hatta dalaletti!

   Padişahtan ve İstanbul Hükümeti’nden istediklerini elde edemeyen İtilaf Devletleri, İstanbul’u resmen işgal etme ve Osmanlı Meclisi Mebusan’ı dağıtmaya karar verirler.. 16 Mart 1920 sabahı çok sayıda İngiliz askeri karaya çıkarılarak fiilen işgali başlattılar.! Devlet dairelerini işgal ettiler, karakolları bastılar.! Ve ardından Osmanlı Meclisi Mebusan’ını bastılar.. Kuvayı Millîye yanlısı mebuslar tutuklanıp Malta adasına sürüldü.. Mustafa Kemal yanlısı bilinen birçok aydın Malta’ya sürgün edilirken kimi subaylar  da tutuklanıp Bekir Ağa Zindanı’na atıldılar.! Hâl buyken halkın bir kısmının hâlâ İstanbul Hükümeti’nden ve Padişahtan  bu düşman işgalinden kurtuluş için medet ummasına ne denmeliydi?  İşgal yıllarındaki Heyet-i Nasiha’ların çalışmaları neye, kime yaradığı hâlâ anlaşılamadı mı?

   Mustafa Kemal, İstanbul’un fiilen işgal edilmesi ve Meclis-i Mebusan’ın İngilizlerce kapatılması üzerine ülke sathında seçimler yapılmasını istedi işgale karşı ulusal çalışmaların millî dayanışma içinde yapılabilinmesi için..
   Birinci Dünya Savaşı’nın entrikalarıyla yıkılan Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın son diyarı olan bu güzel ülkemizi işgale kalkan  o düşmanlarımızın yurdumuza ve ulusumuza yaptıkları müstemlekeye yönelik kötülükleri, eziyetleri ve esareti kabullenemeyen yurtsever gazi Mustafa Kemal Atatürk ve yurtsever dava arkadaşlarının ulusal dayanışmayı ve o haçlı emperyalist saldırgan düşmanı bu güzel vatanımızdan söküp atmayı gerçekleştirebilmek, bu vatanın ve milletin bölünmez bir bütünlüğünü ve ulusal gönenci temin etmek için ulusal çalışmaların planlanıp uygulanma kararının alınmasını sağlayacak ulusal merkez olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’mizin açılışı 23 Nisan 1920’de gerçekleştirildi. Bu nedenledir ki;
   23 Nisan,  Şanlı Türk Ulusu’muzun ebediyen bağımsız yaşayacağının bütün dünyaya haykırılışı günüdür.
   23 Nisan,  Ulusal İrade’nin ve Ulusal Bilinç’in Ulusal Egemenlik dayanışmasına dönüşüm günüdür!

   Çok iyi bilinmelidir ki, dünün işgalcisi o haçlı emperyalistleri, dünün o Sevr’ine yönelik yine sinsi şer entrikalar peşindedirler.. Yurdumuzu bölmek, halkı ayrıştırmaya yönelik kaos oluşturabilmek, kaleyi içerden çökertebilmek için entrikalar, kumpaslar peşindedirler.. Bu entrikaları bozmak için 23 Nisan 1920’de perçinleşen Ulusal Egemenlik kavramına onurluca sahip çıkalım..

   Dünün işgalcisi o haçlı emperyalizm ve sinsi yerli işbirlikçileri dün olduğu gibi bugün ve yarınlarda da yine ulusal emenliğimize dil uzatacakları, Türklüğün millî birlik ve beraberliğini sarsmaya yönelik entrikalara, şer kumpaslara yönelecekleri unutulmamalıdır..

   O haçlı emperyalizm, dün, Çanakkale Deniz Savaşı’nda büyük bir hezimete uğrayınca  Çanakkale’yi geçmek için planladıkları 25 nisan (1915) Kara Savaşı’nda da yine hüsrana uğramamak için, Osmanlıyı arkadan vurmaya yönlendirdikleri Ermeni çetelerinin (ermeni canilerince Anadolu’da büyük katliamlar başlatılmıştı ve bunun engellenilmesi ve de doğuda iç güvenliğin temini için “tehcir (göçürme- göç ettirme) kararı” oluşturulduydu.) saldırılarından medet uman İngilizler, 24 Nisan’daki bu tehciri (1915) fırsata dönüştürme propagandasına yönelen ingilizler 25 Nisan’da (1915) Çanakkale’de, kanların dere misali aktığı Çanakkale Kara Savaşı’nı başlattıydılar.. Osmanlıyı masa başında mahkum edebilmek için İngilizlerce, o saldırgan ermenilerce ortaya atılan bir  “ermeni soy kırımı yalanı!” (ki, Osmanlıyı arkadan vuran ermeni komitacıları destekleyen ermenilerin sevk ve iskanı amaçlı olan tehcirden dolayı Türklere karşı kini, nefreti arttırıp yandaş sağlamak için düzmece bilgiler- mektuplar içeren Mavi Kitap –Blue Book-1916) kumpasının Türklüğe yönelik olumsuz etkileri günümüzde de sürmekte ve hatta yakın tarihte uydurulan kimi dinsel etkinliklerle de  23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızın güzelliğine gölge düşürülmek istenilmektedir..

  “2023, 2223”.. söylemleriyle şirin görünmeye çalışanların bu söylemleri 23 Nisan (1920) ile başlayıp 29 Ekim (1923) ile taçlanan Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak, Türklüğün ebedi bağımsızlığının sağlanılması ve vatanın bütünlüğünün temini, Cumhuriyetin kazanımlarının korunması amaçlı değilse o söylemler bir takkiye, bir aldatmaca değil de nedir!?

   Cumhuriyet ile birlikte kulluktan, ümmetten “Millet” bilincine, “Ulus” olma onuruna ulaşılmışken, aksaklıkların, noksanlıkların, yokluğun ve yoksulluğun giderilmesi hesaplanması gerekirken, bazılarının tabirine göre, günümüzdeki bütünsellikten çözülüp dağılmaya yönelik “çözüm!” yani “çözülüm!” algısı gayreti varsa nedendir!?Uygarlık yolunda aydınlık yarınlara doğru ilerlerken  “değişim!” söylemini tekrarlaya tekrarlaya “geriye- eskiye dönüşüm”ü özendirme varsa nedendir!? Türklüğün bütünselliğinden rahatsızlık duyan o işgalci haçlı emperyalizmi adeta memnun etmek ve onlarca takdir edilmek istenirmişçesine “açılım” diye diye bölünüp Sevr paylaşımına, bop bölüşümüne zemin hazırlama senaryoları varsa bu gaflet neyin nesidir!?

   Türklüğün şan ve şerefi için Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve ülkenin her bir sathında o işgalci haçlı emperyalizme karşı Millî Mücade’leyi başlatıp o işgalci emperyalizmi hüsrana uğratan ulusal önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, İstiklâl Savaşı Şehit ve Gazilerimize minnettarlığımızı unutmamalıyız.. Önder Atatürk’ün öğütlerini çok iyi anlamalıyız ve bu öğütleri dosdoğru uygulamalıyız ki, dünün işgalcisi ve sevr paylaşımı özlemcisi emperyalizme ve o haçlı emperyalizmin içimizdeki Truva atlarının şirin görünümlü şer söylemlerine, koyun postuna bürünmüş canavar misali dost görünümlü sinsi takkiyelerine aldanmamalıyız.!

   Çok iyi bilinmelidir ki, Cumhuriyet’i Atatürk, bugünün Çocukları, yarının büyüğü Gençliğe emanet etmiştir. Emanet ettiği Cumhuriyet, iyi korunsun, Türklük ve Türkiye iyi savunulsun diye de CHP adında bir siyasi parti de kurmuştur.. İşte bu siyasi parti ve ekibi bile Türklüğü ve Türkiye’yi iyi savunmasın diye düşmanın sinsi şer entrikalarına, kumpaslarına maruz kalabilir..   Bu nedenledir ki, Atatürk’ün kurduğu parti de Türklüğün ve Türkiye’nin düşmanlarının şer entrikalarına maruz kalmışsa, bu yanlışlıklardan arındırılmasına gayret gösterilmesi esnasında uyulması, uygulanması gereken birçok kurallardan biri için büyük Atatürk şöyle öğütlüyor;
   “Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden biran geri kalmasın.” (Atatürk) (Seçilecek, başa geçirilecek insanların iyi tahlil edilmesi gerekir! Çünkü  iyi bilinmedik kimi sinsi insanlar, adeta koyun postuna bürünmüş çakallar, sırtlanlar misali köprüyü geçene kadar sinsi davranabilirler, şahsi menfaatlerini müstevlilerle birleştirebilirler!) 

  “Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası ulusal egemenliktir.”,
  “Çalışmak ve başarı aramak herkes için temel ilke olmalıdır.”,
  “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”, diyen,
   Yabancılara özelleştirmelerin yanlışlığını, bir gaflet olduğunu belirtmek için de  “Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla olur.”  diye öğütte bulunan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün önderliğinde coşup şahlanarak kanları, canları pahasına bizlere bu güzel vatanı emanet eden şehit ve gazilerimize minnettarız. Bu Vatan kahramanlarımızı saygıyla, minnetle, rahmetle anıyoruz.. Kahramanlarımızın kutsal emanet olan bu güzel vatanı onurla savunmamızı ve gururla kalkındırmamızı öğütleyen Millî Bayram’larımızdan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızı daima coşkuyla kutlayalım. 

   Sevgili Çocuklar, Değerli Geçler ve ey aziz milletimiz; bu güzel gün 23 Nisan’ın kıymetini iyi bilelim.. Bu özel günü, bu güzel bayramı bizlere armağan eden büyük Atatürk’ün “Ulusal egemenlik milletin namusudur, şerefidir, haysiyetidir.” sözünün önemini asla unutmayalım.. Bu güzel öğüdü hem vicdanımıza hem cüzdanımıza yazalım ki, dünün işgalcisi ve Sevr paylaşım özlemcisi, gericiliğin ve bölücülüğün destekçisi o haçlı emperyalizmin ve sinsi işbirlikçilerinin şirin görünümlü şer sözlerine aldanmayalım.! Aydınlık güzel yarınlar için Ulusal Egemenlik’in ulviyetine göre çalışmalarımızı dürüstçe ve azimle dosdoğru sürdürelim.. Çünkü;
   “Büyük Millet Meclisi, Türk Milletinin asırlardır süren arayışlarının özü ve onun bizzat kendisini idare etmek şuurunun canlı bir timsalidir.”,
   “Bu memleket tarihte Türk’tü, bugün de Türk’tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır.”,
  “Egemenlik, hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve işarette ortaklık kabul etmez.”(1922), 
   “Yeni Türkiye Devleti’nin yapısının ruhu, millî egemenliktir. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir.”(1923)

   “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”(1923) diye öğütlerde bulunan büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü iyi anlayalım ki, sağa sola sapmadan, öteye beriye yalpalamadan Atatürk Yolu’ndan dosdoğru ilerleyebilelim.. Vatanımızın, Bayrağımızın, Ulusal Bağımsızlığımızın temeli sayılan Ulusal Egemenlik’imize daima onurluca sahip çıkalım.. Ulusal Egemenlik’i oylaşma gaflet ve dalaletine düşmeyelim.! 23 Nisan, Meclis’tir, ulusal egemenliktir! 23 Nisan’a karşı duruş,  emperyalizmin şer sevr oyununa, bop tuzağına hizmet etmek demektir!!

   “23 NİSAN” Millî Bayramdır,  ulvi bir coşkudur..  “Ulusal Egemenlik” ise,  Millîliktir, Şehit ve Gazilerimizin kutsal emaneti olan bu güzel  Vatan toprağımıza,  Ay Yıldızlı Al Bayrağımıza ve Ulusal Bağımsızlığımıza, Cumhuriyetin kazanımlarına, ulusal yatırımlarımıza, vatan toprağımıza, ecdadımıza  onurluca sahip çıkmaktır.. 23Nisan; saraya, saltanata, padişahlığa, cehalete, esarete, sefalete, yoksulluğa, karanlığa ve o şer sevr paylaşımı özlemcisi o haçlı emperyalizme karşı millî duruştur.! Ulusallığımızın teminatı olan Cumhuriyet’imize, parlamenter sistemimizin güvencesi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’mizin ve Cumhuriyetimizin ulviyetini iyi bilelim; Türkiye Büyük Millet Meclisi’mize ve Türkiye Cumhuriyeti’mize daima onurluca sahip çıkalım! Ulusallığımızın ve ulusal bağımsızlığımızın, istiklâlimizin ve istikbalimizin, çağdaş aydınlık yarınlarımızın teminatı olan laik Cumhuriyet’in ilgası, 23 Nisan ile oluşan cumhuriyetimizin parlamenter sistemin feshi referandumu söylemleri bile etik değildir, benimsenemez.! Sonu Meclis’imize ve Cumhuriyet’imize ihanete varan öyle söylemler varsa asla hoş karşılanamaz; öyle bir gaflet ve dalalet asla kabul edilemez.! Ne diyordu ulusal rehberimiz, büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk o ünlü Gençliğe Hitabe’sinde bizlere:
   “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
   Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir..” Bu nedenlerledir ki, 23 Nisan’a, Ulusal egemenliğimize, vatanımıza dürüstçe, azimle ve onurluca sahip çıkmak millî görevimizdir!

Ecdat diyarı bu Vatan şer işgale maruz kaldı;
Düşmanların mezalimi yüreklere acı saldı..
Mustafa Kemal Paşa’mız tez Anadolu’ya geçti;
Düşmandan kurtuluş için millî direnişi seçti..
Millî İstiklâl’e dair bir bir Kongre’ler yapıldı;
Vatan ve Hürriyet için Ankara’da toplanıldı..
Atatürk öncülük etti, bu Yüce Meclis kuruldu;
Kahramanların azmiyle düşmanlar yurttan kovuldu..
Saray’ı, padişahlığı, saltanatı, hezimeti
Tarihe gömen Meclis, ülkü bilir her hizmeti!
Yüce Meclis anısına oluşturuldu bu bayram;
Bu şen “Çocuk Bayramı”na bütün dünya kaldı hayran.!
Denize döküldüyse de düşman oyunları çoktur!
Vatan, dürüst hizmet ister; hainliklere yer yoktur.!
Cumhuriyet’imizin ilgası halka teklif edilemez!
Parlamentomuzun feshi asla benimsenemez.!
Atatürk’ün ışığıdır yurtseverlerin ilkesi,
Cumhuriyet ve uygarlık  vatanseverlik ülküsü.
Bu Millî Bayram’larımız Türklüğün hep gururudur,
Ulusal Bayram’larımız Bağımsızlık onurudur..
Türklüğü sever görünen düşmana aldanmayalım.!
Millî bayramlarımızı hep coşkuyla kutlayalım..

   Aydınlıklar, mutluluklar çok yakın;  Şu coşkuya, bu şenliğe bir bakın! Bilimle oluşur hedefe akın.. Bu güzel yurt senden gönenç bekliyor;  23 Nisan Bayramı “şenlik” bekliyor.! Atatürk Yolu’nda yanılma sakın.!”

    23 Nisan, Ulusal Egemenliktir!  Vatanımıza ve milletimize, ulusallığımıza ve ulusal bağımsızlığımıza ve yarınlarımızın büyükleri çocuklarımıza dair bu ulvi günümüzün bayramı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mız Kutlu Olsun! Bu Güzel Bayram 23 NİSAN, Yurdumuza, Ulusumuza ve Dünya İnsanlığına huzur, barış, mutluluklar ve esenlikler getirsin..
                                                                                   Kemal KOÇÖZ (Eğitimci)
                                                                                ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği)
                                                                                   Karasu Şubesi Kurucu eski Başkanı

Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X