Biliyorum, başlığa takıldınız. Hele bugünlerde, içinde ‘diploma’ geçen cümleler kurmak, dinamit lokumuyla oynamak gibi… Ama ben siyasetteki ‘diploma'dan değil, eğitimdeki diplomadan söz edeceğim. Ama şunu eklemeden de geçemeyeceğim; bundan 40-50 yıl önce de, gazetelerde sahte diplomalı doktor haberlerine rastlardık. Ama bugünkü kadar kokuşmuş,organize çürümüşlük haberlerine rastlamazdık. İstisna haberler olarak bizi şaşırtırdı ve böyle insanlara lanet okurduk. 

 

   Bugün çok değerli yazarımız Hakan Duran bey, çok önemli bir konuyu köşesine taşımış ve çok doğru bir şekilde işlemiş. Emekli bir Teknik Öğretmen olarak kendisini kutluyorum. Ve katkı olsun diye bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Daha doğrusu Sedat Bey'in yönlendirmesiyle diyelim. Sonuçta yaşam dediğimiz zorlu yolculuğun henüz başında olan çocuklarımıza bir katkısı olacaksa, nasıl geliştiği çokta önemli değil. 

 

   Hemen başlığa dönüp şunu yanıtlayalım; diploma bir belgedir. O konuda eğitim aldığınızın bir belgesi,kanıtıdır. Tabiki itibar edeceğiz,başka türlüsü olabilir mi? 

Ben bu yazımda başka bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Ülke kaynaklarından en önemlisi olan insan kaynağımızı boşa harcamamak konusuna dikkat çekmek, bu anlamda teknik eğitimin önemine işaret etmek istiyorum.

 

   Diploma denilince, hemen üniversiteliler aklımıza geliyor. Halbuki ara eleman ve iyi ustalar yetiştirmek bugün neredeyse daha önemli hale geldi. Herhangi bir oto sanayiye gittiğinizde, ustalar iyi eleman bulma derdinden bahsediyorlar. Fabrikalar da öyle. Teknik olarak iş yapacak eleman sorunu var… 

 

   Eğitimin yaygınlaştırılması kesinlikle çok önemlidir. Fırsat eşitliğine katkı sağlar. Parasız olması daha da önemlidir, sosyal devlete bu yakışır. Nice olanaksızlıklar yaşayan, ne çocuklarımız var. Fakat en önemli sorunlarımızdan biri, çocuklarımızı yaşama hazırlarken, onların yaşamlarını sağlıklı, mutlu, eğlenceli ve geleceklerinden endişe duymadan yaşamaları için biz büyükler olarak neler yapıyoruz? Buraya ne kadar kafa yoruyoruz? Devlet olarak bunu ne kadar gerçekçi hazırlıyoruz? Gerçekten ülke ihtiyaçları belirlenerek mi hazırlanıyor? Yoksa birileri kulağımıza mı üflüyor? Ya da uluslararası standartları yakalamak için, uluslararası listelerde, işte şu kadar kişiye şu kadar üniversite düşüyor, şu kadar lise mezunumuz var, işte okuma yazma oranımız şuna yükseldi demek için mi yatırım yapıyoruz? 

 

   Eğitim sorunu ‘mış’ gibi yapılarak çözülecek bir sorun değildir. Orta yaşa gelen herkes biliyor ki, hatta gençler bile farkına varmaya başladı ki, bir üniversite bitirmek ‘meslek’ edinmek, ya da bir mevkiye gelmek için yeterli değil. Unutmadan şunu hemen belirtmeliyim ki, ‘okumak’ sadece meslek edinmek için değildir. Toplumsallaşmanın bir aracıdır. Eğitim ve öğretim içiçe ama, aynı şeyler değildir. Okulda öğrenirsiniz, ama aynı zamanda eğitilirsiniz de. Bir öğretmenin öğrencisindeki beklentilerinden biri de, onda davranış değişikliği oluşturabilmektir. 

Hele biz teknik öğretmenler için bu çok önemlidir. Öğretmeye çalıştığı ‘mesleğin’ teknik taraflarını öğretirken davranış şekillerini de öğretmeye çalışır. Yani mesleğe olan saygıyı, kullandığı takımı doğru kullanmayı ve ekmek yiyeceği ‘tezgâha’ saygı göstermeyi ve korumayı da öğretmeye çalışır. 

 

   Asıl anlatmak istediğim konuya gelecek olursak, boşa harcadığımız o kadar emek ve enerji var ki, buraya dikkat çekmek istiyorum. Nedir o? Çocuklarımızı, olması gerektiği zamanda doğru yönlendirebiliyor muyuz? Sanki, hepimiz bir alışkanlıkla çocuklarımızı okula gönderiyoruz. Ana okulu, ilkokul, orta okul, lise ve üniversite! Ara durakları yeterince inceliyor muyuz? Üzerinde düşünüyor muyuz? Öncelikle çocuğumuzu ne kadar tanıyoruz? Kafası okumaya yatkın mı? Herşeyden önce, kendisi yaşamda ne yapmak istiyor? El becerileri nedir? Teknik bir insan olmaya mı yatkın, yoksa gazeteci mi olmak istiyor? Onu ne mutlu eder?

 

    Bu soruları çoğaltmak gerekir. Çünkü bunun arkasında, hem çocuğu tanımak ve ona göre yönlendirmek var, hem de çok büyük bir sorun olan ülke kaynaklarını doğru kullanmak var. Bu, bu kadar büyük ve önemli bir sorundur. Çünkü, iyi bir motor ustası olup, hem kendi geleceğine, hem de ülke ekonomisine olumlu katkıda bulunacakken, normal liseye gidip, oradan üniversitenin çok da önemli olmayan bir bölümünü bitirip, gerçek yaşama elinde bir şey olmadan atılmak, hem bireysel gelişimi için kayıptır, hem ülke ekonomisi için kayıptır. Aileye verdiği ekonomik yük de cabası ve bu da kayıptır. Yani 17-18 yaşından sonra üretime katılacakken, cebine para girecekken, yaşamını kuracakken, 4-5 yıl daha ‘tüketici’ konumda olmak her yönüyle kayıptır. Ve mezun olduktan sonra okuduğu dalda değil de, (bir de okuduğu dalı doğru seçip seçememesi de var. Mutlu ve başarılı olacağı bir dal mıydı?) istemediği, sıradan bir işte çalışmak insanı mutlu eder mi? Tabiki hayır. Toplum olarak mutsuzluğumuzun bir tarafı da budur. 

 

   Bunun tersi de var tabiki. Doğru yönlendirme olmadığı için, ya da fırsat eşitliği ilkesinde dezavantajlı durumda olduğu için, aslında okuyup çok başarılı olabilecekken, örneğin boyacı olmak da, her türlü kayıptır. (çoban demiyorum,artık çobanlık aranır meslek oldu. Hayvancılığın giderek azaldığı memleketimizde çoban bulmak zorlaştı) Birey olarak onun kaybıdır, ülke olarak da hepimizin kaybıdır. 

 

  Bakın burada meslek yarıştırmıyorum. Temizlik işini de doğru yapacak insana ihtiyacımız var, öğretmenliği de doğru yapacak  insana ihtiyacımız var. Doktorluğu da. Önemli olan, anne-baba olarak, okul yönetimi olarak, devlet olarak, çocuklarımızı doğru zamanda, doğru yönlendirebiliyor muyuz? Bu önemli. 

 

  Bu konuda babamla olan bir diyaloğumu sizlere anlatmalıyım. 

Ortaokul son sınıftaydım. Bitirince ben de abimler gibi ‘lise'ye gidecektim. O yıllarda siyah-beyaz televizyonlar yeni, ama hâlâ daha aile ziyaretlerinin devam ettiği, akşam misafirliklerinin kesilmediği yıllar. Annelerimiz, babalarımız konuşurlarken biz de kulak misafiri oluyoruz. “Senin oğlan ne yapıyor?” “Amcası, liseyi bitirdi ama sınavı kazanamadı, boşta şimdi”. “ Senin kız ne yapıyor?”. “Liseyi bitirdi ama, sınavı kazanamadı, boşta.” Bu konuşmalar kafama yer etmişti. Babama dedimki, “baba ben Meslek Lisesi'ne gitmek istiyorum. Üniversiteye gitmek istiyorum ama, giremezsem, en azından bir mesleğim olur, bir yere girer çalışırım”. Babam şaşırmıştı ama hoşuna gitti. O zamanlar Meslek Liseleri kendi öğrencilerini kendi seçip alıyordu. Sınavla giriliyordu. Kazandım girdim. Babam yardımcı oldu. Çocukluğumdan beri bir teknik tarafım vardı. Ben kendimi biliyordum, annem-babam da farkındaydı. Daha 3.sınıfa gidiyordum, mengene, çekiç,keser, testere, tornavida, pense, bıçkı gibi aletleri kullanmayı öğrenmiştim. Cetvel,gönye kullanırdım. Kendi oyuncak kamyonlarımı kendim yapıyordum, hatta heveslenen arkadaşlarıma satıyordum. Dodge kamyona benziyorlardı. Ön tekerlek çamurlukları ve tamponu saçtandı. Boyardım da onları. Öyle sıradan, eğri-büğrü değil. Gönye ile çizer, keserdim. Sonraları, biraz daha geliştirip, pillerle farlar bile yerleştirmiştim… Nerede mi yapıyordum? “Kabukluk”ta. O yıllarda Trabzon’da kışın fındık kabuğu yakmak çok yaygındı. O yüzden odunluk değil de kabukluk derdik. Bir köşesinde babamın kurduğu, üzerine 50 kiloluk bir mengene bağladığı tezgah vardı. O saydığım takımlar da duvarda asılıydı… 

 

   Neyse, sonra meslek lisesini bitireceğim zaman, kafama koymuştum, teknik öğretmen olacaktım. Çünkü bizim, haftanın iki günü, sabahtan akşama kadar atölye derslerimiz vardı ve atölye hocalarımız teorik meslek derslerimize de giriyorlardı. Teknik resim gibi, ölçme ve değerlendirme gibi. Zevkliydi. Teknik öğretmen olacaktım. Ama bir seçenek daha vardı, teknik hava astsubayı olmak. O da cazipti. 1 yıl okuyordun askeri okulda, 1 ay da kamp yapıyordun ve koluna rütbeyi takıp devlet memuru oluyordun. Havacı teknik astsubay! 

Babama bu durumu da anlattım. Yani, teknik öğretmen olmak istiyorum ama, kısa yoldan ve yine nispeten cazip bir meslek olduğu için ve 1 yıl gibi kısa bir zaman sonra kendi yaşamımı kurabilecek olduğum için,önceliği ona veriyordum. (Cazipliği,babama da çok yük olmayacaktım, yükü hafifleyecekti. O bunu dert etmiyordu ama ben bu tarafını da düşünüyordum…) Ama, üniversite sınavına girip, ikinci sıraya Teknik öğretmenliği de yazmıştım. Sınavı İzmir-Gaziemir'deydi. Babam uygun görmüştü düşüncelerimi. Babam bizleri yetiştirdiği gibi, çok öğrencinin de velisi olmuştu. Güngörmüş bir insandı… Kalktık gittik İzmir'e sınava. 

Bir uçak hangarında, yere oturarak, yani bağdaş kurarak, eşit aralıklarla dizilerek, test sorularından oluşan sınav olduk. Kazandım. İkinci aşama sporla mülakat. Geçtim. Kayıt için Eskişehir 800 yataklı hava hastanesinden sağlık raporu almam gerekiyordu. Oraya yalnız gittim. Maalesef çocukluğumda yaşamış olduğum orta kulak iltihabının izleri orada gözüktü. Kulak doktoru herkesin kağıdını imzalayıp gönderirken, beni bir kenara ayırmıştı. Başbaşa kaldığımızda, “oğlum, senin sağ kulak zarın sorunlu. Sen bunu bilmeden mi geldin?” diye sorunca, “biliyorum, çocukluğumda vardı, ama babam tedavi ettirdi. Hatta asker bir doktor tedavi etti. 5-6 yıldır denize de giriyorum, herhangi bir sorun yaşamıyorum” dedim. Bunun üzerine, “üniversite sınavına girdin mi?” dedi. “Evet girdim” dedim. “Peki kazanamadın mı?”, “kazandım, Teknik Öğretmenliği kazandım” deyince, “oğlum sen git okulunu oku” dedi. Öylece ayrıldım yanından. Okul kazanamamış olsaydım belki de imzalayacaktı raporu… 

 

   Ama her iki seçimim de bilinçliydi. Sorgulanmış, ona göre karar verilmişti. Ve Teknik Öğretmen olmuştum. Mutluydum, çünkü bilerek, isteyerek seçtiğim bir meslekti. 

 

   Kendi yaşamımdan örnekleyerek anlattım. Uzun oldu belki ama, neyi niçin yaptığımı anlatmak içindi… Ailelerin, çocuklarını iyi tanımaları şart. Şimdi çocukları yönlendirmek de zor, onu biliyorum. Eğitim sistemimiz de epeyce bozuldu, onu da biliyorum, ve bu yüzden bu sorun daha da önemli hale geldi. Çocuğun kendini tanımasına fırsat verin. Ve çocuk üzerinde gözlemci olun. Yeteneklerini ve yapamadıklarını gözlemleyin. Önemli olan çocuğunuzun mutluluğu. Onun istemediği ama sizin çok istediğiniz bir mesleğe zorlamayın. Hem başarısız olur, hem mutsuz olur, başına bir olumsuzluk geldiğinde de sizi suçlar. Bunların olmaması için, bakabildiğiniz kadar geniş açıdan bakıp, gördüklerinizi anlatın, uyarılarınızı yapın, ama kararı ona bırakın. Büyüklük odur, yaşam onun yaşamı. 

 

   Devlet zaman zaman değişik girişimlerde bulundu. Cumhuriyetin ilk yol aldığı zamanlarda, nüfusun büyük bir bölümü köylerde yaşadığı için, köylünün daha çağdaş yaşaması, üretime daha fazla katılması ve verimliliğin artırılması için, bunun yanında cumhuriyet düşüncesinin kök salması için Köy Enstitüleri tasarlanıp, uygulamaya konuldu. Çok büyük atılımlar sağladı. O okullar bir yerden sonra Öğretmen Okullarına dönüştürüldü. Bu yazıda onun nedenlerine girmeyeceğim, 1942 olması gerek. Biri de benim memleketim olan Trabzon-Beşikdüzü Köy Enstitüsü'dür. O çevrenin köylerinden çok değerli öğretmenler yetişmiştir. Annelerimizin, babalarımızın öğretmenleri oradan yetişen çok değerli öğretmenlerdir. O atılım, sonraki yıllara da sirayet etmiş, okullar, Öğretmen Okullarına dönüştürülse bile, bizim amcalarımız, teyzelerimiz, dayılarımız o okullardan değerli birer öğretmen olarak yetişmişlerdir. Ben bizim evde ilk mandolini gördüğümde çocuktum. Teyzemindi herhalde… 

 

   Yine Meslek Liseleri ve Teknik Liseler, sanayimize eleman yetiştiren çok değerli kurumlardır. Hem öğrenciliğini, hem öğretmenliğini yaptığım için gurur duyarım. Okulun zararlısı olmaz. Hepsi gerekli. Ancak hangisi olursa olsun, çağa önderlik edecek, en azından ayak uyduracak özelliklerde olmalı. Meslek Liseleri, önceleri kendi öğrencisini kendi seçerdi. Şimdi bir yere kaydolamayan öğrenci, çaresiz, son seçenek olarak Meslek Lisesine gidiyor. Bu böyle olmamalı. 

 

   Ben şunu anımsıyorum, yıl 1978-79 sezonuydu, OSANOR diye bir proje geliştirilmişti. Yani Meslek Liselerinin sanayi ile daha bir içiçe olmasını sağlayacak bir proje. Okul sanayi ortaklaşa işbirliği projesi. Çok da güzel düşünülmüştü. Son sınıflar, haftanın 3 günü sanayide, 2 günü okulda olacaklardı. İlk pilot uygulamaya bizim okul da dahildi. Çalışacağımız yerleri kendimiz bulup, okula bildirmiştik. Sonraları bu sistem, bir devre okulda, bir devre sanayide durumuna çevrilmişti. Ancak, bizde herşey taklit gibi uygulanınca, çocuklar sanayide getir-götür işlerinde, hamal gibi kullanılmaya başlandı. Bazı işyerleri sigorta bile yapmadı… 

 

   Bizde böyle uygulamalar, gelişmiş ülkelerin takliti olunca, uygulamada da verimsiz oluyor, amacından sapıyor. Ülke gerçekleri, ve ihtiyaçları dikkate alınarak öz programlar geliştirilirse faydalı olur, ülke kalkınmasına da katkısı olur. 

 

  Çalıştığım iş yerinde, bana bağlı postabaşılarımın bazı konularda yetersiz olduğunu görünce, patronla konuşup, işin durumuna göre, onları eğitime aldım. İşimizi yaparken nerelerde zorlandığımızı tespit ediyordum, onları toplayıp eğitim veriyordum. Çok basit şeyler olabiliyor bazen ama, o eğitimi almayınca bilmiyorlardı. Postabaşılarımın neredeyse hepsi ilkokul mezunuydu. Düz işçi olarak başlamışlar, piştikçe sorumluluk almışlardı. Bu durumu değiştirmek gerekiyordu. O andan sonra işletmeye Meslek Lisesi mezunu elemanlar da almaya başladık. Onun da ayrı sorunları var. Maalesef asgari ücret, genel ücret politikasına dönüşünce Meslek Lisesi'nden gelen işçi bocalama yaşıyor. Ben okudum ama aynı parayı alıyorum psikolojisi, kendisini işe verme konusunda sorunlar oluşturuyor. Bu sefer iş, yönetici olarak size düşüyor. “Yönetici” yeteneğinizi gösterip, motive etmeniz gerekiyor… 

 

   Çok sorunlarımız var ama yazıyı şöyle bitirelim,sonuç olarak şu iki şeyi not etmek gerek;

  • Diplomalı işsizler yaratmaktansa, ortaokuldan başlayıp çocuğun neye yatkın olduğunu belirlemek gerekiyor. Okullardaki rehber öğretmenlerin asıl işi bu olmalı. Çocuk akademik bir kariyer mi yapmalı, yoksa kariyerini, geçerli bir meslekte ustalaşarak mı yapmalı? Çocuğun bunu, dolaylı olarak düşüneceği ortamlar yaratılmalıdır. 
  • Ülkenin kalkınması, teknik okulların kalitesinden geçer. Başta çağa uygun,donanımlı öğretmen, yine teknolojik olarak çağa uygun atölyeler, gerçekten kendini sanayide yetiştirmek isteyen öğrenciler. Sadece kağıt üstünde işlerin yürüdüğü bir sistemden hayır gelmez. 

 

İİşleriniz kolay olsun. Hoşçakalın.

Orhan Barutçu 

Emekli Teknik Öğretmen

Advert