Hayat, hafızanın omuzlarında yükselen bir birikimdir. Geçmiş; önümüze bakarken bastığımız zemin, yolumuzu kaybettiren sisli havalarda elimizdeki pusuladır. Bize uzatılan bir dost elini, zor zamanda paylaşılan bir lokmayı ya da tam aksine hayatımızı altüst eden haksızlıkları unutmak, insan olmanın özüne aykırıdır. Çünkü yapılanı unutmak, geçmişi sadece bir anı deposu olarak görmeyip onu hiçe saymaktır. En nihayetinde yapılanı unutan kişi, kendi hikâyesine ve yaşanmışlıklarına ihanet etmiş olur.
Unutmak çoğu zaman sığınılan konforlu bir limandır. İnsan acıyı silmek, kırgınlığı yok saymak veya vefasızlığın getirdiği yükü hafifletmek için hafızasını bastırmak isteyebilir. Oysa vefa, insanın kendi geçmişine duyduğu saygının aynasıdır. Size zor zamanınızda omuz vermiş birini görmezden gelmek ya da yapılan bir iyiliği sıradanlaştırmak, yalnızca o iyiliği yapana değil, sizin o andaki çaresizliğinize ve insanlığınıza verilmiş bir sözü çiğnemektir. Nereden geldiğini, kime ne borçlu olduğunu unutan, yarın varacağı noktada duruşunu koruyamaz.
Diğer taraftan, çekilen acıları, uğranılan haksızlıkları veya atılan kazıkları unutmak da hüsnüniyet değil, safdilliktir. Yaşadığı musibetten ders çıkarmayan, aynı hataları tekrarlamaya mahkûmdur. Size yapılan kötülüğü kin beslemek için değil, sınırlarınızı korumak ve kendinize olan özsaygınızı zedelememek için aklınızda tutmanız gerekir. Ders alınmamış her tecrübe, geleceğe kurulmuş bir tuzaktır.
Benliğini korumak isteyen insan, ne vefasızlığın gölgesine sığınmalı ne de basiretsizliğin kurbanı olmalıdır. Yaşanan her şey —iyisiyle ve kötüsüyle— bizi biz yapan birer mihenk taşıdır. Bize değer katanı da bizi sınayanı da hatırlamak boynumuzun borcudur. Hafızasına sahip çıkan insan, karakterine sahip çıkar. Geçmişini silen ise ne yazık ki en çok kendine yabancılaşır.