Yok, Devrim Arabaları’nın hikâyesini anlatmayacağım…
Hani klasik bir anlatı vardır, “biz oyuncağını kendi yapan nesiliz” diye. Yok, bizim zamanımızda, şimdiki kadar kaliteli ve güzel olmasa da oyuncaklar satılırdı.
Satılırdı ama daha yeni yeniydi galiba, ama abimlerin zamanında pek yoktu. Plastikten arabalar, kızlar için plastikten bebekler. Ucuz olan bebekler yekpare ve kolları bacakları oynamazdı. Birazcık daha pahalı olanların kolları omuzdan oynardı, bacakları kalçadan. Hatta, kafası sağa-sola dönenler de vardı. Ama benim gözüm arabalardaydı. Arabalar da şişirme plastikten. (Yıllar sonra okulu bitirme tezim, “Türkiye’de plastik üretimi ve plastik kalıp dizaynı” olacaktı. O zamanlar nereden bilebilirdim ki işim plastiklerle olacak diye?) Plastiğin birçok üretim şekli var, daha çok enjeksiyon şekli bilinir ama, şişirme deyince aklıma geldi; ilk şişirme plastik kalıbını gördüğümde herhalde 2. sınıftaydım. Babamın tuhafiye dükkânı Trabzon-Kemeraltı’ndaydı. Öğlenleri ona yemek götürürdüm sefertasıyla. Herhalde yarım saatten fazla yürürdüm. O gidiş-gelişlerim sırasında birgün farkettim, fışşş-flopp-fışşş diye kalıp açılma kapanma sesini. Plastik top üretiyordu ve caddeden geçerken görülüyordu. Durup izlemiştim. Yukarıdan boru şeklinde ağırdan akan sıcak bir plastik vardı. Kalıp kapandığında bu sıcak plastik kalıbın içinde kalıyordu. Usta, eğri bir bıçakla çabucak bu plastiği keserken, bu sırada kalıbın içine basınçlı hava veriliyordu. Bir süre sonra kalıp açılınca, etrafında plastik çapakları olan bir top ortaya çıkıyordu. Bu arada yumuşak ve sıcak, boru şeklindeki plastik yeniden uzamış, kalıbın ağzına gelmiş oluyordu. Kalıp yeniden kapanıyor, yeniden kesim, yeniden basınçlı hava… Kalıp kapandığında usta, son ürettiği topta oluşan çapakları kesip topu bir kutuya atıyordu. Kalıp tek gözlü bir kalıptı. Yani her defasında bir top çıkıyordu.Bu böyle tekrar edip gidiyordu. Yani usta da makinanın bir parçası olmuştu. Böyle, arka arkaya birkaç topun üretimini izlemiştim… Belki de ilk sanayi temasım budur…
Bu parantezi kapattıktan sonra hikayemize dönelim. Yıl 71 filan olmalı. Trabzon’da Kadınlar Pazarı’na deniz tarafından giderken Pazarkapı’nın oralarda bu oyuncakları satan dükkânlar vardı. Balık Pazarı’nın çıkışının tam karşısında. Tahta bir tezgâhın üzerine sıra sıra dizilip caddeye doğru sürülmüş Mersedesler, kaplumbağa Vosvoslar, kuyruklu Şavroleler ve o zamanlar yeni çıkmış Murat 124’ler ve Renolar… Gözüm kalıyor ama gel de al bakalım! Kuyruklu Şavroleye gözüm takılıyor, fiyatı 2,5 lira! Renolar biraz daha küçük, biraz daha ucuz ama onların tekerlekleri küçük! Yani, arabayı niye alacağım biliyor musunuz? Arabalar güzel, ah keşke oynayabilsem ama benim derdim başka! Ben alırsam tekerleklerini kullanacağım, gerisi benim için önemli değil. Çünkü tahtadan bir kamyon yapmaya karar verdim ama, tekerleklerinin yuvarlaklığını istediğim gibi yapamayacağımı düşünüyorum…
Çocukluk işte… Daha 5-6 yaşlarındaydım, babam fuardan bana bir oyuncak ambulans arabası alıp hediye etmişti. Ne kadar sevinmiştim. Ama babam har-hur para harcamayı sevmezdi. Bir şey lazımsa alınırdı, gereksiz şeylere para harcanmazdı. Ha, babam parayı çok mu severdi? Hiç de değil, ama zor kazanırdı… Yeri geldi mi çok keyif adamıydı… Ama bu durumu gördüğüm için her istediğimi almaktan kaçınırdım. Gereksiz alış-verişlere kızardı. Benim oyuncak almam ona gereksiz gelebilirdi. Bir de babamın her konuda ustalığı vardı ve evde ufak da olsa bir “atölyesi” vardı. Atölye dediğim, kabukluğun içinde bir tezgâh, üzerinde bir mengene ve diğer alet-edevatlar. Kabukluk diyorum, Doğu Karadeniz’de fındık olduğundan, kabuğu da yakacak olarak kullanılır. Bu yüzden odunluk değil, kabukluk. İşte hikâyemiz orada başlıyor…
Yaz aylarında köye gittiğimizde, tekerleklerini elmadan yaptığımız, bildiğiniz elmayı iki taraftan keserek tekerlek yaptığımız,direksiyonlu, bize göre araba olan oyuncaklar yapardık, ama bu başka. 3. sınıftaydım. Okuldan geldiğimde, annem de işlerini bitirmiş olurdu, bazen beni kucağına alırdı, öğlen şekerlemesi yapardık. O uykuya daldığında, usulcacık sıyrılırdım kucağından, soluğu doğruca kabuklukta alırdım. Evimiz bahçeliydi. Öyle mutlu olurdum ki mengenenin başına geçtiğimde… 50 kilo gelen bir mengenedir ve babam onu büyükbabama almış zamanında, köyde oyalansın diye. Örs kısmı da vardır. Büyükbabamın bir bacağı dizinden engelliydi, yürürken değnek kullanırdı ama köyde çok saygın biriydi… Büyükbabam ölünce mengeneyi köyden eve getirmişti babam. İşte ne olduysa o mengeneyle oldu ve şimdi de benim odunluğumda, tezgâh üstünde…
O zamanlar marangozlar vardı. Bizim mahallede de birkaç marangoz vardı. Atölyeleri Maraş caddesi üzerindedir. (Maraş’la Trabzon kardeş kentlerdir. Maraş’ta da Trabzon caddesi varmış, gitmediğim için görmedim) İşte o marangozların caddeye bakan kapı yanlarında biçtikleri tahtalardan artan çıtalar olurdu, onları yaslarlardı duvara. Gelip geçerken görürdüm. Onlar benim bulunmaz nimetlerimdi. Ustalardan bir-iki tane isteyince verirlerdi. E çıtalar var, kabuklukta babamdan artan tahtalar da var, takım-taklavat da var, e mengene de hazır, geriye benim ustalığım kalıyordu. O zamanlar burunlu, çamurluklu Doç kamyonlar vardı, AS 600. Bir de zıııt-zıııt diye arada ses çıkaran BMC’ler. Burunsuz Ford kamyonlar sonradan çıktı. Ben Doç (Deodge) kamyonları çok severdim. Çamurlukları, tamponları bir de tampon kenarına takılmış, ucunda boncukları olan yaylı çubukları çok hoşuma giderdi. Bana, sağlamlık duygusu verirdi bu kamyonlar…
İki uzun çıtadan, aşağı yukarı 25 cm. kadar uzunlukta olacak şekilde şasileri oluşturdum. Üzerine de kupa olacak şekilde, tahtadan şoför mahallini yerleştirdim, ama öyle özenle kesip biçiyorum ki… Kestiğim yerlerin çapaklarını alıyorum. Sonra karoseri kısmı. Tabiki karoserinin arka kapağı menteşeli gibi açılıp, kapanıyor. Sıra tampon ve çamurluklarda. Onları, o zamanlar evlerde somya diye tabir ettiğimiz, gündüz oturmak için, gece yatmak için kullandığımız, yaylı ve saç şeritten yapılmış, bir anlamda oturma grupları vardı. Bizim kabuklukta da bunlardan çıkma saç şeritler vardı, eski somyalardan kalma. Hatta basma değil de, çekme yaylarından bile vardı. Materyal çoktu yani. Çamurluklar ve tampon bundan yapılacaktı. Mengenede, profilinin U şeklinde kıvrılması gerekiyordu. Kıvırdım. En zor o olmuştu. Uzunlamasına iki taraftan bükmem gerekiyordu. Bir tarafı kolay yaptım, sacı mengeneye bağladım çekiçle itinalı bir şekilde vura vura yatırdım. Tam 90 derece olmuştu. Ama diğer tarafı bir yere kadar bükebiliyordum, en fazla 45 derece gibi oluyordu. Tekrar söküp, yeniden 45 dereceyi artıracak şekilde sıkmaya çalışıyordum, bazen sıktığım yerden atıyordu, yeniden sıkıyordum, derken zor da olsa başarmıştım U profili… Şimdi olsa çok kolay yapımı ama bir de uygun takım gerekiyor. Neyse, tamponun dış köşelerini de, içeriden testereyle biraz kesip, yuvarlaklığı oluşturacak şekilde büktüm. Tam bir Doç kamyon tamponu olmuştu. Sıra çamurluklardaydı. Onları da, ölçüp-biçip, bükerek tam bir çamurluk biçimi vererek, 3 çiviyle monte etmiştim. Sıra, tamponlardaki yaylı çubuklara gelmişti. Tek bakırlı kalın kablo bularak, bunu mengene yardımıyla bir çiviye sararak, yaylı çubukları oluşturmuş, tampona monte etmiştim. Sıra tekerleklere gelmişti. Uygun kalınlıkta demir tel bulup, kamyona göre ayarlayıp, harçlıklarımdan biriktirerek aldığım kuyruklu Şavrole’nin tekerleklerini bu demir tellere geçirerek dingil oluşturmuş,kamyona monte etmiştim. Şasi olarak kullandığım çıtalara, bıçkıyla demir tel yuvası açmış, sonra da o yuvayı kapatacak şekilde bir çiviyi iyice üzerine eğmiş, gömmüştüm. Böylece dingiller yerinden çıkmayacaktı… Tekerleklerini kullandığım Şavrole’ye ne mi oldu? Onu babam görmesin diye, o sıralarda mahallenin aşağısındaki kanalizasyon kazısına attım. İçim gitti tabiki. Kırmızı bir Şavrole’ydi ve hiç oynamamıştım… Ama babam görmemeliydi…
Velhasılı güzel bir kamyon olmuştu. Herkes parayla alınmış arabalarıyla oynarken, ben kendi yaptığım kamyonumla oynuyordum. Yaptığım işin farkındaydım ve kendimle içten içe gurur duyuyordum. Sokakta oynarken, sonradan birlikte gazete satacağımız bir arkadaşım (adı bende saklı) kamyonu görünce çok beğendi. Benim yaptığıma inanamadı. Gözü kaldı kamyonda… Sonra, satsana bana bunu dedi, sen yine yaparsın… Kafama yattı. Öyleydi-böyleydi derken 2 liraya sattım arkadaşıma kamyonu. Böylece, emeğimle ortaya çıkardığım bir şeyden ilk paramı kazanmış oldum. Başka bir şeydi bu…Gerçi kadınlar pazarında kuka satmışlığım vardı ama, bu başka bir şeydi… Sonradan düşündüğümde zarar etmiştim ama hiç önemi yoktu, arkadaşımı da üzmek istememiştim.
İkinci kamyona başladığımda 4. sınıfa başlamıştım herhalde. Öncekinden ders aldığım bazı şeyleri bunda deneyecektim. Evet, bittiğinde daha güzel oldu. Az daha geniş yapmıştım ve arka tekerlekler çift dingil olmuştu. Ve bu sefer boyamalıydım. Hatta, çamurluklar üzerine pille beraber, 2,5 voltluk ampülleri far niyetine yerleştirmiştim. Ne oldu biliyor musunuz? Yerleştirdiğim elektrik düzenini söküp, kamyonu boyadım. Elimde resim dersinden kalma sulu boyalar vardı, onlarla boyadım. Kupası, aynı Doç kamyonunki gibi kırmızı. Karoserini de maviye. Ve, ve kurusun diye kuzinenin fırınına, tekerlekleri üste gelecek şekilde koydum. Fırın aşırı sıcak değil. O arada annem beni amcamlara gönderdi. Bir şeyi götürmem gerekti. Gittim. Döndüm. Birden aklıma fırına koyduğum araba geldi! Bir telaşla açtım kapağı! Ne görmüş olabilirim? Evet, boya kıvamında kurumuş ama, plastik tekerlekler eriyip akmış! En önemli yeri düşünmemişim! Aslında düşünmüştüm, kontrollü bir kurutma yapacaktım. İşi bozan, annemin beni amcamlara göndermesi olmuştu… Tabi nasıl şok olduğumu tahmin edersiniz… Ama belki de tarihin ilk fırın boyasını böylece ben yapmış oldum…
Benden 4 yaş küçük amcamın bir oğlu var. Çok yakın büyümüşüzdür. İkinci kamyonun yapımına o da tanık olmuştu. Ve gıpta ile bakıyordu olaya. Ve o, arabalarla başka türlü oynardı, oynarken kendinden geçerdi. Sonra da çok iyi bir şoför oldu zaten. Makine mühendisidir ama, hâlâ o çocukluğundaki gibi kendinden geçer araba sürerken… Çok maceralarımız olmuştur onunla…Aradan yıllar geçti… Biz İstanbul'a taşınmışız filan. Onun çoluğu-çocuğu olmuş, benim de öyle. Halen bana takılır; “abi, benden sakladın arabayı, fırına koydun, bak, tekerlekler o yüzden eridi!” Ne kadar anlattıysam da halen bana takılır… Halbuki öyle bir şey yok.
Fırının kapağını açtığımdaki gördüğüm manzara, halen gözümün önündedir; soluk kırmızı renkli plastik tekerlekler, sanki bir mağaradaki gibi sarkıt ve dikitlere dönüşmüş, demir teller çıplak bir şekilde kalmıştı…
Moralim bozulmuştu, o yüzden üçüncü bir kamyonu yapmadım… Devrim Arabaları gibi, bizim de kamyon hikâyesi burada bitmişti… Ancak, oradan çok deneyim elde etmiştim ve sonraki yaşamımda da çok işime yaramıştı…
Çocukluk insanın anavatanıdır diye bir söz duymuştum. Nereye giderseniz gidin, o anılar sizinledir, siz de o anılardasınızdır… Hoşçakalın.