Şimdi diyeceksiniz ki bu da nereden çıktı? Evet haklı olabilirsiniz. Yaşamsal bir Karma OSB sorunumuz varken, hayat pahalılığı almış yürümüşken, Karadeniz'de, şurada, burnumuzun dibinde ticaret gemileri vurulurken, ülkemizin çevresinde bir sürü dolap dönerken başka konu mu kalmadı diye düşünebilirsiniz.
Bir-iki gün önce, Rosa Parks adlı, 42 yaşındaki siyahi bir kadının ABD tarihindeki rolünü okuyunca, asalet kavramını yeniden düşündüm. 1956 yılına kadar ABD'deki toplu taşım araçlarında, siyahlarla beyazlar ayrı yerlerde otururlarmış. Daha doğrusu,siyahlar otobüsün arka taraflarında, kendilerine ayrılan bölümde otururlarmış. Hatta ayrı kapılardan biner inerlermiş. Bir beyaz, otobüse bindiğinde yer varsa ne ala, oturarak gidiyor. Ama beyazlar kısmında yer yoksa siyahların bölümünden en yakın olanı kalkıp beyaza yer vermek zorundaymış. Sonra binenler de aynı şekilde. Siyahsa zaten ayakta gidiyor.
Montgomery’de geçen olayda, o gün, terzi olarak çalışan Rosa mesai bitiminde eve dönüyor. Otobüse bir beyaz biniyor ve yer olmayınca Rosa'nın kalkması gerekiyor ama Rosa kalkmıyor. “Kalkmıyorum, çünkü yerimi bir başkasına vermem gerektiğine inanmıyorum” diyor. Tabi gerginlik olunca, şoför polis çağırıyor. Polis Rosa’yı indirip tutukluyor. Kefaletle serbest kalıyor. Rosa bunu durup dururken yapmıyor tabi, bunun bir öncesi var. Rosa 1943’te Amerikan Yurttaş Hakları Hareketine katılıyor…
Bu olay o sıralarda pek umursanmıyor ama, Alabama Üniversitesi’ndeki bir profesör olaydan haberdar oluyor ve olayın üstüne gitmeye karar veriyor. İlk yaptığı iş, Montgomery halkını otobüsleri boykot etmeye çağırmak oluyor. Boykot başarılı olunca boykota devam ediyorlar. Ama bunu kararlılıkla sürdürebilmeleri için birlik olmaları gerektiğini görüyorlar. İşte bu birliğin başına 26 yaşındaki genç bir vaizi getiriyorlar. Kim biliyor musunuz? Martin Luther King. İşte zencilerin hayatını değiştiren Martin Luther King’i dünya böyle tanıyor…
Rosa serbest kalıyor ama hakkında dava açılıyor. Mahkeme günü geldiğinde, ABD'nin tüm zenci ve beyazlarının gözü bu mahkemeye çevriliyor. Sonuçta Rosa 14 dolar para cezasına çarptırılıyor ama, boykot artık engellenemez, devam ediyor. Tam 381 gün işlerine yürüyerek gidip geliyorlar. Kilometrelerce yürüyorlar ama bir tek zenci otobüse binmiyor. Otobüs şirketleri batıyor… Tabiki bu eyleme sıcak bakan vicdanlı beyazlar oluyor. Bazıları yürüyen zencileri arabalarına alıyorlar. Eylem başarılı oluyor.
Sonuçta ABD Federal Mahkemesi 1956 yılında bu yasağı kaldırıyor ve renk ayrımı gözetmeksizin herkes toplu taşımı rahatça kullanmaya başlıyor. Sorunlar bitiyor mu? Bitmiyor elbette ama bir başlangıç oluyor.
Bu bilgiyi çok değer verdiğim bir arkadaşım whatsapp grubunda paylaşınca, sizlerle de paylaşmak istedim. Elbette Martin Luther King’in adını duymayanınız yoktur. Ama olaya sebep olan Rosa Parks'ın adını biliyor muydunuz? Şahsen ben bilmiyordum. Ne garip değil mi? 1950’lerde biz Küçük Amerika olmaya çalışıyorduk…
Teknoloji böyle bir şey işte. Önceleri, bulabildiğimiz kitaplardan alıyorduk bilgileri, bulamadığımız bilgileri kütüphaneden sağlamaya çalışıyorduk. Gerçi kitaptan vazgeçemeyiz, onun yeri ayrı ama, artık hepimizin telefonları birer bilgisayar terminali gibi. Ortak bir networkümüz var, istediğimiz bilgiye anında ulaşıyoruz. Yeter ki bağlantımız olsun…
Şimdi arkamıza yaslanıp bir düşünelim, asillik nedir diye? Asillik soydan geçen bir şey midir? Evet genler yoluyla birşeyler geçer kuşaktan kuşağa. Özellikle imparatorluklar zamanında bu kavram çok önemliydi. Babadan oğula geçerdi. Hanedanların büyükleri ölünce yerine oğulları geçerdi. Kadınlar soylu-asil ailenin bir parçası da olsalar birer biblo, süs eşyası değeri görülürlerdi. Böyle bir asillik kavramı yüzyılları aldı. Buradan ırk kavramı gelişti. Bazıları hâlâ daha köpek sahibi olacakları zaman bile, üstün ırk, katışıksız, melez olmayan bir ırkın peşine düşüyorlar. Tabiki hangi amaçla bakacağına göre birini seçeceksin. Kimi bekçilikte iyidir, kimi avcılıkta, kimi arkadaşlıkta…Bazıları da çok güzeldir. İnsanın keyfine karışılmaz ama ille şu ırk olsun, en üstün bu! Bu çok anlamsız deği mi?
Yeri gelmişken, yakından gözlemlediğim için yazacağım. Yazı uzayacak ama, açıklayıcı olacağını düşünüyorum. Bahçemizde beslediğimiz iki köpeğimiz var. Biri simsiyah, patilerinde ve kuyruğunda beyazlıklar olan, bana göre çok yakışıklı bir hayvan. Bir buçuk yıl önce kapımıza geldi. Evde başka küçük ırk (Jack Russell) bir köpeğimiz olduğu için önce almak istemedik. Ama kovduğumuz halde gitmeyip yere yatınca, kıyamadık, kabüllendik. Tabiki çok bakımsız ve sürekli kaşınıyordu. Bakımlarını yaptık, bir de kulübe yaptık, böylece bir arkadaşımız oldu. İnanın hâla cinsini bilmiyorum.
Birkaç ay sonra ilçeye gidip gelirken, orman kenarına atılmış, 3-4 aylık olduğunu tahmin ettiğim, sütlü kahverengi, Sibirya kurdu gözleri olan bir hayvana rastladım. Arada bir mama verdim, suyunu tazeledim. Baktım ki birisi daha hayvanla ilgileniyor ama, hayvancağız orada yalnız başına bir yaşam sürüyor. (köpek yavruları atıldıkları yerden kolay kolay ayrılmazlar. Onu oraya bırakanın gelip alacağını sanırlar maalesef) Henüz hayata küsmemiş. (atılan yavrular ilk başlarda ne olduğunu anlamaz, hâlâ cıvıl cıvıldırlar. Aradan birkaç gün geçtikten sonra hayatın gerçekleriyle tanışırlar. Beslenmek ve barınacak yer bulmak zorundadırlar. İşte bu dönemde yüzlerindeki ve hareketlerindeki hüznü, durgunluğu görürsünüz. Yaşama sevinçleri gider, sadece hayatta kalmaya çalışırlar. Sevseniz bile tepkisiz kalırlar. Adeta nötrleşirler…) Arkadaşa bir not bırakarak telefon numaramızı yazdık, ailece karar verip, onu da bahçemize aldık. Ona da kulübe yaptık. Tertemiz bir hayvan, oyuncu. Onun da bakımlarını yaptık. Şimdi yaşını geçti ve diğeriyle çok iyi arkadaş oldular. İnanın onun da cinsini bilmiyorum. Adları mı? Siyah olanı Gölge, diğeri Çakıl.
Öyle candan, öyle oyuncular ki. Dışarıdan bir tehlike sezdiler mi nasıl birlikte karşı koyuyorlar. Arada bir beraber geziyoruz onlarla ve eve gelişimizi nasıl gözlüyorlar, nasıl seviniyorlar. Görmeniz gerek gerçekten. Ben onları her gece sevip öyle gidip uyuyorum.
Bir de 10 yıldır bizimle olan saf Jack Russell’ımız var. Adı kısaca Ceki. Uzun hikâyesi var da, neyse… iki aylıkkenden beri bizimle. Neler neler yaşadık onunla! Abartısız söylüyorum, belki 10-15 defadan fazla ısırmıştır beni. Elimden, ayağımdan. Bir keresinde öyle bir ısırdı ki, dikiş atılmazsa yaranın kapanacağı yoktu. Mecburen gece yarısı hastaneye gidip, elime iki dikiş attırmak zorunda kaldık. Hani derler ya, köpek ekmek yediği eli ısırmaz diye, bunda öyle bir şey yok… Sorsan cins köpek!
Nereden nereye geldik? Gerçi bu hayvanları laboratuvarlarda genleriyle oynayarak üretiyorlar ama, görünüşte saf ırk.
Şimdi sokaktan edindiklerimize bir bakın, bir de para verip, saf ırk diye aldığımıza bir bakın. Biz ondan arada bir ısırsa da vaz geçmiyoruz, o ayrı ama, kıyaslamanız için ayrıntılı anlattım…
Tekrar başa dönecek olursak, zenci dediğimiz siyahi ırk hep aşağılanmıştır. Bugün de değişik yönleriyle yaşanıp giden bir olgu bu. Ama uygarlık dediğimiz bu gelişme ne yazık ki kolay gelişmiyor. İnsan hakları, hayvan hakları, ekolojik denge gibi kavramlar hemen oluşmuyor, bir süreç gerektiriyor.
Bazen çevremizde şöyle söylenildiğini duyarız; “yok babası bunun gibi değildi, asil bir adamdı”. Ya da tersi. “Böyle bir adamın da olsun böyle bir evladı”. Cinsiyetçi yaklaşmamak gerekiyor, aynı olgu kadınlar için de geçerlidir. Nitekim ABD'de geçen olayın kahramanı bir kadındır.
Bu durumda insan durup düşünüyor, asillik nesilden nesile mi geçer, yoksa asillik insanın özünde mi vardır? Rosa'nın yaptığı bir ‘asillik’ miydi, yoksa bir ‘asilik’ miydi? İnsan nasıl insan olur? Bunları düşünmek durumundayız. İnsanlığın gelişim sürecinde zaman geçtikçe kavramlar da değişir. Ama şu hiçbir zaman değişmedi ve değişmeyecektir; zulme karşı çıkmak her zaman asil bir davranıştır. Bu ne soydan ne soptan gelir, bu insanın kendi özünden gelir.
Hayvanlarda da böyledir bu.
Erdem, asalet, vicdan gibi kavramlar bizi insan yapıyor. Yoksa yiyip içtikten sonra herkes büyüyor, dışarıdan bakıldığında da insan olarak görünüyor. Acaba ne kadar insan oldu? Kendisini ne kadar insanlaştırdı? Asaleti, erdemi, vicdanı ne durumda?
İşte o zaman da devreye sanat giriyor, edebiyat giriyor. Şiir giriyor. Hayatınıza bunları aldınız mı, hayat değişiyor, siz değişiyorsunuz. O zaman hangi soydan, hangi soptan geldiğinizin bir önemi kalmıyor. Bu değişim sadece edebiyatla, sanatla, şiirle sınırlı mı kalıyor? Kocaman bir hayır. Sonrası geliyor, işinizi daha iyi yapıyorsunuz, işinizin inceliklerine daha çok merak ediyorsunuz ve günümüzün moda deyimiyle ‘level’ atlıyorsunuz.
Bugün kullandığımız çoğu teknolojik alet, cihaz ve benzerleri sadece hesap-kitap ve emekle mi oluyor zannediyoruz? Arkasındaki bu birikim itici gücü sağlıyor. Düşünceler de buluşlar da böyle doğuyor. İnsanlığın ileri gitmesine katkı sağlayan her düşünce ve davranışı asillik olarak nitelemek gerekiyor. Asaleti burada aramalıyız…
Bugün hâla varlığını sürdüren kraliyet ailelerine gülüyorum. Gülüyorum dediğime bakmayın, kızıyorum. Ne kadar gelişmiş görünse de her toplumun bir defosu oluyor. Bu konuda insanlığın asaletine güveniyorum.
Asil kalın.




