Uzun süre oldu, yazmıyorum. Ülke gündemi dolu, sıcaklar bir yandan, ormanlar cayır cayır yanıyor, bir anlamda seyirciyiz, pahalılık almış başını gidiyor, parayı yetiştirmek mümkün değil. İnsanda moral kalmıyor.
Ama içime ateş düşüren, beni üzmesine rağmen aynı zamanda da sevinmeme yol açan görüntüler oldu ormanlarımız yanarken; o patlak tekerleğiyle, eski model traktörüyle, o yaşında yangına koşan Mehmet amcamız, o vakur haliyle çok etkiledi beni… Ağlamadım desem yalan olur…Sonra ona yeni bir tanker hediye eden firma sahibinin hareketi… Bunlar bizim insanımızın güzel özellikleri. Bunca ayrıştırma çabalarına rağmen, bunca mülteci dolmuşken ülkeye bu millet bozulmamış ya, bu, insanın yüreğinde umutların bitmediğine işarettir. Burayı iyi görmek lazım.
Buna benzer ne görüntüler vardı ama bu başkaydı. Yine yangının ortasında kalan arazözler, beton pompasıyla su sıkanlar, sıra sıra traktörleriyle yollara düşenler… Her zamanki gibi eksik olan, yine havadan söndürme çalışmaları. Ama büyüklerimizin bir ‘bildiği’ vardır…
Ama artık şunun farkında olmalıyız,orman yangınları artık sadece Ege'de, Akdeniz'de değil, ülkenin her yerinde çıkıyor, çıkartılıyor. Bursa'da akşamüstüne doğru yangın çıkıyor. Doğa artık yavaş yavaş soğumaya geçtiği bir sırada! Öğlen vakitleri, güneşin ve sıcağın en yoğun olduğu sırada çıksa anlarım, ama öyle değil.
Dolaysıyla, bu durum artık gerçeğimiz. Buna göre tedbirlerimizi almak zorundayız. Çıkıyor, ya da çıkartılıyor! Biz yangın olmaması için gerekli bütün tedbirleri alıp, çıktığında da en çabuk, en kolay nasıl söndürürüz, bunun çarelerine bakmak zorundayız. Eğitimse eğitim, ekipmansa ekipman, uçaksa uçak, bakımsa bakım, teknoloji ise teknoloji. Yoksa artık can kayıpları vermeye başladık, gerekli çalışmaları yapmazsak bu kayıplarımız artacaktır.
Yangınlara sadece ağaç olarak bakamayız, oradaki yaban hayatı, börtü-böcek bizim zenginliğimizdir. Çok acı görüntüler vardı… Aralarından bir tanesini bile kurtarmanın mutluluğu vardı insanların yüzlerinde…
Bunlar ülkemizin gerçekleri.Neyse biz hikayemize geçelim. Gerçi bu da gerçek ya, hadi başlayalım.
Bu hikayeyi, o zaman sağ olan Aziz Nesin’e göndermeyi düşünmüştüm, kendince yazsın, yayınlasın diye. Ama fırsat olmadı ve onu da erkenden kaybettik zaten. Şimdi sizlere anlatmak bana düştü.
Olayı bir başkası yaşamış gibi anlatabilirdim ama, bizzat yaşadığım için ben anlatıyorum, hatta size araba çalmanın inceliklerini de anlatacağım…
Yıl 1987 olmalı, demekki 25 yaşındayım ve üniversiteye gidiyorum. O gün cuma, çok iyi anımsıyorum, çünkü ertesi gün C.tesi ve ben okula gideceğim. Bizim Teknik Öğretmen Okulu'nda atölye dersleri büyük yer tutar ve Haydarpaşa EML'nin atölyelerini ortak kullandığımız için, C. tesi de ders oluyordu.
Büyük abim müzisyendir, iyi bir neyzendir. O yıllarda İstanbul'da gazino kültürü halen geçerliydi ve abim her akşam mutlaka bir gazinoda çalardı. Bazen de beraber giderdik, o programı bitirene kadar, ben de bir köşede birşeyler içerek onu beklerdim, beraber dönerdik. Hatta bir gün, grupta bağlama eksiği varmış, sen çalar mısın demişti. Yani ikinci bağlama olarak sahnede yer alacağım, ama ben de mikrofon olmayacak. Yani gruptaki deyimle “boş bağlama” olacağım. Biraz tereddütten sonra kabul ettim. Bu üçüncü kez sahneye çıkışım olacaktı ama ilk defa enstrüman çalacaktım. Boğazda, Yeniköy'de böylece enstrüman çalmak için ilk defa sahneye çıkmış oldum. Neyse hikayemize dönelim…
O akşam abim gazinodan döndü, saat birbuçuk iki cıvarı. 77 model bir Renault 12 TS'si var, deniz mavisi renkli. Arabayı bizim evin önüne, yolun karşı kenarına park etmişti. Ayaküstü konuştuk, kısa bir muhabbetten sonra, “göz kulak olursun, ben gidiyorum” deyip, iyi geceler dedi, gitti. Abimin evi, bizim evden aşağı-yukarı 1,5-2 km. uzakta ve abimin evinin önüne C.tesi günleri semt pazarı kuruluyor. Araba zarar görmesin diye, Cuma akşamları bizim evin önüne bırakıyor. Kendi evi apartmanın 5.katında. Bizim ev, bahçe içinde, 3 katlı bir apartmanın giriş katı. Bekarım ve evde annemlerle beraberiz.
Abim gidince ben yattım. Annemler uyumuşlardı zaten. Tam uykuya dalacağım telefon çaldı. Telefon benim odadaydı. Kaldırdım ahizeyi, baktım yengem, abimin eşi. “Hayırdır yenge?” “Orhan, arabayı çaldılar biliyor musun?” deyince afalladım. Allah Allah! Yengemin, oradan arabanın çalındığını nasıl gördüğü düşüncesi yıldırım gibi geçti kafamdan. O telaşla perdeyi sıyırdım, araba koç gibi duruyordu orada, olduğu yerde! “Yahu yenge, araba burada duruyor, abimin bıraktığı gibi. Hayırdır ne oldu?” dedim ama, ben de allak-bullak oldum. “Ya, abin kitap okuyordu, birden bir araba sesi oldu. Abin pencereden baktı, ‘Hülya, arabayı çalıyorlar’ deyip, fırladı indi aşağı” dedi. Ben de “yenge araba burada duruyor, abim dönünce durumu anlatırsın” dedim. Tekrar yattım.
Yine tam uyumamıştım, telefon yine çaldı. Bu sefer abim, “Ya Orhan araba sizin ordaymış, yengen söyledi. Burada bir araba sesi olunca, yukarıdan baktım, bir an bizim arabayı çalıyorlar diye koştum aşağıya ama, araba uzaklaşmıştı. Tesadüfen bir taksi geçiyordu, onu çevirdim. Peşine düştük ama bulamadık, ben de oradan Kocasinan Karakolu'na gidip şikayette bulundum.
Yengen durumu anlatınca, karakolu arayıp, ‘kardeşim arabayı bulmuş’ deyince, komiser, ‘kardeşini de al, arabayı da al karakola gel’ dedi. Ne yapalım?”diye de soruyor abim. Dedimki, “sen gel, ben de bi kafamı toparlayayım, bir çaresine bakarız”.
Abim geliyor, ben de düşünüyorum,gecenin o vakti. Kardeşim arabayı bulmuş durumunu devam ettirsek,polis soracak, nerede buldun, nasıl buldun? Yok kapısı açık mıydı? falan filan. Araba çalınmamıştı. Orta yerde bir suç yoktu. Ne diye riske girelim,olduğu gibi anlatalım. Düşüncem böyle oluşmuştu. Abim gelince düşüncemi ona da anlattım. “Doğru söylüyorsun, öyle yapalım. Hadi gidelim”.
Annemler uyuyor, çıktık, yerinden oynamayan! arabayı da aldık, doğru Kocasinan Karakoluna! Arabayı abim sürüyor. Ben de ehliyeti o yıl aldım. Gerçi benimle yaşıt, 62 model Wolkswagen bir minibüsümüz vardı. 79’dan beri riskli olmayan yerlerde kullanıyordum ama, ehliyet almadan önce abimin bu arabasıyla çalışmıştım. Zaten bizden sonra, o yıl polisten, sürücü kurslarına geçmişti ehliyet verme işi.
Neyse, gidiyoruz, yolu yarıladık, mahalle arasında bir bekçi el etti, durduk. O yıllarda bekçiler genellikle orta yaş ve şapkalı, kahverengi elbise giyerlerdi. “Nereye gidiyor sunuz?” “Kocasinan Karakolu'na” dedik. İyi dedi, “ben de oraya gidiyorum, haydi gidelim”. Bindi arka koltuğa gidiyoruz. “Yahu” dedi, “bu akşam da bir arabayı çalmışlar. Aha elime yazdım plakayı. 34 ZC 083!” deyince bizde makaralar koptu. “Yahu” dedik “bindiğin araba bu!” Bekçi de şaşırdı, bir tuhaf oldu. Derken karakola geldik.
Geldik ama, ortam gergin. Karakol bahçe içinde. Binaya birkaç merdivenle çıkılıyor. Komiser olduğunu omzuna bakarak anladığım memur, merdivenlerin önünde bir kadını tekme-tokat dövüyor. Kadın yüzünü korumaya çalışıyor. Kadın, normal bir ev kadını gibi. Yanında ortayaş, orta boylu, zayıfça bir adam, o da ne yapacağını şaşırmış gibi bir durum. Derken, komiserin gözü bize takıldı. Biz de arabadan indik, bekçi içeri gitti herhalde, bahçeye girdik, bekliyoruz. Aramızda 5-6m.var. “Siz ne için geldiniz?” gibi birşey söyledi. Abim de, “efendim, kardeşimle geldim, arabası…” Abim daha sözünü bitirmeden, durumu anladı komiser, içeriye seslendi. “Bunun üst aramasını yapın atın nezarete!” Ben hemen atıldım, “komiserim durum bildiğiniz gibi değil,...” Beni de dinlemedi,sözümü bitirmeme izin vermedi “ne konuşuyorsun, atın bunu içeriye!” diye bir daha seslendi içeriye. Abime de, “sen git, yarın sabah gelirsin” dedi. Abim böyle durumları hiç sevmez, tuhaf oldu tabi. Adamı yatağından kaldır, gel burada içeri atsınlar! Çaresiz, üstümü arıyorlarken, abime seslendim, “sen git, merak etme, sabah bakarız”.
Hemen sabah olmadı tabi. Attılar beni nezarete ama,içim içimi yiyor.Hızlıca ne yapacağımı düşündüm. Herhangi bir suçum yoktu. Bir yanlış anlama vardı,ya da yanlış ifade. Adam boyunda, kapıda açılmış küçük bir mazgal vardı, vurdum açsınlar diye. Açtı bir memur, dedim “komiserle konuşmak istiyorum”. Bir şey söylemeden kapattı mazgalı, bekliyorum kapı açılacak diye. Açılmadı. Anladım,onlar istemedikçe açılmayacaktı. O yüzden bir daha vurmadım. Nezaret,2.5*5m.gibi, tavana yakın bir yerde demirli, küçük bir penceresi olan,dört duvar bir yer. Başladım volta atmaya. Bir yandan ne olacağını düşünüyorum. Yarın okul var. Hadi neyse 1 gün gitmem.. .Derken kapı açıldı. Yirmili yaşlarda, benden birkaç yaş küçük birini attılar yanıma. O sıralarda yabancı sigaralar kaçak muamelesi görüyordu. Bu çocuk da havaalanında kaçak sigara yakalatmış. Benden fikir almaya çalışıyordu. Sanki ben bu işlerin profesörüymüşüm gibi. “Abi ne yaparlar şimdi? Şimdi ne olacak?” filan derken, kapı açıldı. Hah dedim şimdi beni ifadeye alacaklar! Meğer, polisler çay yapmış, koridorda içiyorlar, bize de ikram etmek için çıkarmışlar. Ne yalan söyleyeyim, çok sevindim. İçlerinden biri sordu ne diye orada olduğumu, ben de anlattım. “Yahu” dedi, “bu bizim komser delinin tekidir, laf anlamaz”. Böyle sohbet ettik çaylar bitene kadar. Sonra tekrar nezarete girdik. Artık saat 4’ü epey geçmişti herhalde, kapı açıldı, beni dışarı aldılar. Komiserin olduğu odaya girdik.
Komiser, masasının arkasında oturuyor, yanında da muhtemelen meslekten sivil bir arkadaşı oturuyor. Masanın karşısında da daha küçük bir masa, üzerinde bir daktilo ve daktilonun başında da bir polis memuru, kalem yani. Masanın yanındaki sandalyeye de beni oturttular, “e anlat bakalım arabayı nasıl çaldın?” deyince, ister istemez gülümsedim. “Ne gülüyorsun? ” diye gürledi komser. “Yahu” dedim, “ben arabayı çalmadım”. Komser yanındakine, “ Bunlar böyledir işte, hem çalarlar, sonra da çalmadım derler.” Dedim, “komserim, ben üniversite öğrencisiyim, yarın da dersim var”. “ Bak bak bak, ulan yarın C. tesi! Ne okulu?” Dedim, “araştırın, telefon edin, yarın atölye dersim var”.
Öyle söyleyince daha üstüme gelmedi, memur ifademi almaya başladı. Olduğu gibi anlattım, o da taka tuka taka tuka daktiloyla yazdı. Temiz bir yüzü vardı. İfademi İmzaladım. “Ne olacak şimdi?” dedim.
Memur, “ben sana inanıyorum, (öyle söyleyince rahatladım) ama, bu olayın cerayimini verdik, o yüzden sabah nöbetçi mahkemeye çıkacaksın” “Cerayim ne memur bey?” “Yani bu olay bütün karakollara bildirildi,sadece bize bağlı değil yani”.
Çaresiz, yine girdik nezarete. Neyse öyle-böyle sabah oldu,çıkarttılar. Uykusuzum tabi ama, demekki böyle durumlarda insan uykuyu dert etmiyor. Baktım abim gelmiş. Ne olacak diye o da merak ediyor. Sonra, bize bir memur verdiler, doğru Bakırköy'de, İstanbul caddesi üzerindeki, Bakırköy Adliyesi'ne. Adliye bahçesine arabayla girerken herhalde heyecandan, bir adama çarptık. Neyseki hızlı değildik, adama bir şey olmadı. Arabayı yine abim kullanıyor.
O zaman adliye ikinci katta. Çıktık ki, bizim gibi gelenler var. Anladımki, hemen hakim karşısına çıkamayacağız. Saat 11.00’e doğru ancak sıra geldi, girdik. Hakim dosyayı okuyordu. Bir süre sonra kafasını kaldırdı, “İlhan Barutçu kim?” dedi. Abim hemen, “benim efendim” dedi. “Kardeşinin arabayı çalmadığı belli oluyor ama, şikayetçi misin?” dedi. Abim yine hemen, “yok efendim, şikayetçi değilim” deyince Hakim, “serbestsiniz, gidebilirsiniz” dedi,çıktık. Polisi de alıp, karakola döndük.
Ben polisteki ifadeden sonra rahatlamıştım ama, aklım evdeydi. Annemler beni evde görmeyince ne yapacaklardı? Polisi karakola bıraktık, eve doğru gidiyoruz, bir baktım karşıdan rahmetli babam geliyor. O kadar yolu yürümüştü…Karşılıklı şaşırdık tabi. Abimler babama haber vermemişler miydi benden sonra bilmiyorum. Tabiki o zamanlar cep telefonu yok. Neyse, babamı da aldık arabaya, eve yollandık.
Sonradan konuşuyoruz, işin ilginç yanı, abim taksiyle arabanın peşine düşüp yakalayamayınca, karakola gidip şikayetçi oluyor ya, o sırada arabayı bizim evin önüne çektiği aklına geliyor. Ama bunu polise söylemeye cesaret edemiyor ve eve dönüyor… Yani bir anlık gaflet, bütün bunları yaşamamıza sebep oluyor. Sonraları abime takılıyordum, “Senden 1 gün alacağım var. Kafamı bozarsan arabamı çaldı diye içeri attırırım seni” diye.
İşte böyle değerli okurlar, 3 kafadar emekli polisin karakol kurduğu ülkemizde, 1 gün içerde kalmışım çok mu? İstanbul, Küçükpazar Karakolu'nun hikayesini biliyorsunuz değil mi? Bilmiyorsanız bir araştırın derim…
Daha güzel günler için, şimdilik hoşçakalın.
