Son dönemde Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan okul saldırıları, tırmanan akran zorbalıkları ve eğitim yuvalarının kapısına kadar dayanan asayiş olayları hepimizin malumu. Anne babaların çocuklarını okula gönderirken duyduğu endişe çığ gibi büyürken, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları ortak bir formülle çıkageldi: Okullara "30 Bin Bahçe Görevlisi" alınacak.
İlk duyulduğunda kulaklara hoş gelen, "istihdam müjdesi" süslemesiyle sunulan bu proje, derinlemesine incelendiğinde ne yazık ki kamusal bir akıl tutulmasından başka bir şey ifade etmiyor. Toplumda infial yaratan okul şiddeti gibi devasa ve yapısal bir sorun, kelimenin tam anlamıyla bir "pansuman tedbirle" geçiştirilmeye çalışılıyor.
Sormak gerekiyor: Okul kapısında bekleyen riskler bu kadar profesyonelken, bizim çözümümüz neden bu kadar amatörce?
Bir tarafta Emniyet Genel Müdürlüğü’nün sıkı denetimlerinden geçen, zorlu teorik sınavlarda en az 60 puan alarak başarısını kanıtlayan, kapsamlı hukuk ve kriz yönetimi eğitimi almış, güvenlik soruşturması tertemiz "Özel Güvenlik Görevlileri" (ÖGG) var. Diğer tarafta ise İŞKUR’un Toplum Yararına Programı (TYP) kapsamında, sadece birkaç günlük oryantasyon eğitimiyle okul bahçelerine yerleştirilecek, hiçbir yasal yetkisi ve profesyonel donanımı olmayan geçici işçiler var.
Nitekim bu çarpıklık kamuoyunun gözünden de kaçmadı; karar açıklanır açıklanmaz sosyal medyada ve eğitim camiasında adeta bir tepki dalgası dalgalandı. Veliler haklı olarak soruyor: "Eğitimsiz bir personel, gözü dönmüş bir saldırgan kapıya dayandığında çocuğumu nasıl koruyacak?" Dijital platformlarda ve forumlarda vatandaşlar, "Özel güvenlik demeye diliniz mi varmıyor, bahçe görevlisi ne demek? Mesleğin bir duruşu, yasal saygınlığı olur" diyerek tepkilerini dile getiriyor.
Sadece veliler değil, işin profesyonelleri de ayakta. Güvenlik-İş Sendikası Genel Başkanı Ömer Çağırıcı ve Özel Güvenlik Eğitim ve Dayanışma Derneği (ÖGED) gibi sektörel sivil toplum kuruluşları peş peşe net mesajlar yayınlıyor: "Özel Güvenlik Kimlik Kartı olmayan hiç kimse bu yetkileri kullanamaz!" Sendikalar, okullarda yasal bir yetki ve sorumluluk karmaşası yaşanacağı hususunda devleti açıkça uyarıyor. 5188 sayılı kanuna tabi olmayan bir personelin okul kapısında X-ray cihazı veya dedektörle çanta aramaya kalkması, yarın bir gün hukuki krizleri ve "haksız arama" davalarını da beraberinde getirecektir.
Bakanlığın bu kişilere biçtiği "doğrudan müdahale etme, sadece izle ve karakola bildir" rolü, saniyelerin bile kritik önem taşıdığı okul baskınlarında ya da koridor kavgalarında büyük bir zafiyet doğuracaktır. Eğitim almamış, kriz anı psikolojisini yönetemeyen bir personelin panik anında kolluk kuvvetleriyle doğru iletişim kurabilmesi ancak bir tesadüfün eseri olabilir.
Belli ki devlet, kadrolu ve tam yetkili profesyonel güvenlik istihdam etmenin maliyetinden kaçmak için, asgari ücretle dokuz aylık geçici sözleşmeler imzalatarak günü kurtarmaya çalışıyor. Geçmişteki kalıcı okul hademeliği sistemini yok edip, yerine her yıl personelin değiştiği, öğrencisini ve çevresini tanımayan TYP modelli bir yapıyı getirmek, sürdürülebilir bir güvenlik iklimi yaratamaz.
Okul randevu sistemleriyle kapıları kilitlemek ya da "en riskli" okullara polis yığıp geri kalan binlerce okulu kadrosuz gözcülere emanet etmek adaleti ve can güvenliğini sağlamaz. Devletin asli görevi, eğitimi şansa bırakmamak olduğu gibi, güvenliği de "emanetçi akıllara" teslim etmemektir. Çocuklarımızın güvende hissettiği bir okul iklimi istiyorsak, kapıdaki unvan "bahçe görevlisi" değil; yetkisiyle, eğitimiyle ve kimliğiyle profesyonel bir "Güvenlik Görevlisi" olmak zorundadır.
Günü kurtaran geçici formülleri bir kenara bırakın; okul bahçeleri deneme tahtası, evlatlarımız ise bu deneyin özneleri değildir!