Milli kültüre sahip olmak ve onu korumak, sahip çıkmak bir toplumu millet yapan, onun var olmasını, ayakta kalmasını sağlayan en önemli temel yapı taşlarından biri. Milli kültürün pek çok unsuru var bunlar arasında en önemli olanlardan biri de dini ve milli bayramlar. Son yıllarda kültürümüze yani bize ait olanlardan giderek uzaklaşırken, öteki kültürlere bir hayranlık boyutunda ilgi duymaya başladık. Örneğin her yıl 31 Ekim’de kutlanan Halloween Cadılar Bayramının ismini eskiden sadece izlediğimiz yabancı filmlerde duyardık. Yakınlarımızda, mahallemizde bu kutlamaya hiç şahit olmazdık. Fakat son yıllarda bu kutlamanın gitgide çocuklarımızı ve gençlerimizi etki alanına aldığına şahit oluyoruz. Bu durumun oldukça normal karşılanması ve giderek daha da benimsenmesi oldukça üzücü.
Aslında bizim milli kültürümüzle hiç de yakından uzaktan ilgisi olmayan bu bayram her yıl etkisini artırarak hissettiriyor. Bu tesir alanı büyük şehirlerden başlayarak gördüğü ciddi ilgi ile yavaş diğer şehirlere de yayılıyor. Toplum bir kesimi seslendirdiğim bu kaygıyı boş bir endişe gibi görmeyi tercih ediyor olsa da işin aslı öyle değil. Google internet arama sonuçlarına göre arama trendinin nasıl bir ivme ile değiştiğini görmemize izin veriyor. Bu verilere baktığımızda son 20 yılda “cadılar bayramı” aramalarının yaklaşık 14 katına çıktığını görüyoruz. Bu rakam da algıladığımız ile aslında gerçekleşenin oldukça örtüştüğünü gösteriyor. Toplumların kendilerine ait olanı bu derece terk edip diğer kültürlere daha fazla sempati beslemesi muhtemel bir kültürel çözülmeyi de ardından getiriyor.
Eskiden Ramazan ve Kurban bayramlarında mahallemizin çocukları kapı kapı komşuları gezer, şeker toplar ve el öper bayram harçlığı toplarlardı. Her geçen sene kapımızı bayram ziyareti için daha az çocuğun ziyaret ettiğinin farkındayız değil mi? Hatta büyük şehirlerde bu geleneğin tümüyle bittiğinin idrakindeyiz değil mi? Çünkü o dönemleri “hısım akrabanın ziyaret edildiği bayramlardan”, “tatile çıkılacak zaman dilimlerine” çevirdik epeydir. Küçük köylerde kasabalarda bu güzel adeti devam ettiren, şeker toplayıp bayram harçlığı bekleyen çocuklar çok şükür ki yer yer olsa da hala var. Fakat şehirlerde çok oldu terk edileli.
Cadılar Bayramı ülkemizde çok ciddi bir şekilde ilgi görmeye devam ederken dini ve milli bayramlarımız giderek gündemden düşüyor, terk ediliyor. İlgi görme ivmesi böyle devam ederse çok yakında kapılarımızda korkutucu kostümler içinde şeker toplayan çocukları göreceğiz. Bazılarına abartı gibi gelebilir ama bizde ne yazık ki bu tür değişimler şehirden kasabaya köylere çok hızlı yayılıyor. Sosyal medyada oldukça ilgi ve beğeni görmesi, teşvik edilmesi ise gelecek yıllar adına üzücü. Doğal karşılayan, aman ne olacak ki diyenler de olabilir. Durum öyle masum değil ne yazık ki. Kendimize, kültürümüze, bizden olana bir yabancılaşma, sırtını dönme hali söz konusu. Bu özenti hali neden onların bizim adetlerimize yönelmesi şeklinde değil de bizim onlara benzememiz şeklinde bir seyir izliyor önce bunu düşünmek gerekiyor.
Elbette diğer kültürlerdeki bayramlara, inançlara, geleneklere saygı duyuyorum, kendi kültürleri neticede ama bizim de tıpkı onlar gibi kendi geleneklerimize sahip çıkmamız, onları öne çıkarmamız gerekiyor. Kültürel emperyalizmin internetin ve sosyal medyanın da gücüyle doruk noktaya ulaştığı bir dönemden geçiyoruz. Eskiden sadece televizyon üzerinden bu kültürel emperyalizm toplumlar üzerinde etkili oluyordu. Artık yeni iletişim kanalları ve sosyal medya ile çok daha hızlı ve etkili bir yolla tesir gücünü misliyle katladığını söyleyebiliriz. Kültürümüze, değerlerimize ne kadar ters değer var ise bu yollar ile damarlarımıza usul usul, hissettirmeden zerk edildiğini hissediyoruz. Önceden toplumun kahir ekseriyeti tarafından ayıplanan tavırlara, hallere şimdilerde tepki gösterenlere kolayca eski kafalı yaftası yapıştırılıyor.
Biz de dini ve milli bayramlarımızı çocuklar açısından daha çekici, daha cazip ve öncelikli hale getirmenin bir yolunu bulmalıyız. Dünyanın bu denli küçüldüğü, sınırların büsbütün ortadan kalktığı bu dönemde milli kültürümüzü ayakta tutmanın, bozulmamanın bir yolunu bulmak zorundayız. Bunun yolu ise bizim olanı terk etmekten değil ona daha çok sahip çıkmaktan geçiyor. Eski yöntemlerle beceremiyorsak asla vazgeçmeden çocukların, gençlerin ilgisini çekecek başka yol ve yöntemler keşfetmemiz gerekiyor. Örneğin bugün içerik olarak en çok ve en kolay tüketilen içerik türü video olduğu için video içerikleriyle gençleri peşinden sürükleyen etkin kişilerle bu konuda bir kampanya organize edebiliriz. Son yıllarda şirketler bu tür değerleri, bayramları daha fazla sahiplenmeye başladılar, bu trendin daha da artmasının yollarını arayabiliriz. Çok eskiden bayramlarda panayırlar kurulur, ip cambazları gibi akrobatik gösteriler, çeşitli eğlenceler düzenlenirmiş. Yerel yönetimler bugünkü çocukların, gençlerin ilgisini çekecek yeni versiyon bayram panayırları nasıl olabilir buna kafa yorabilirler.
Milli kültürümüzün temelini oluşturan dilimize, dinimize, geleneklerimize, edebiyatımıza, tarihimize, müziğimize, mimari anlayışımıza, folklorumuza vb sahip çıkmaz isek en temel değerimizi milli kültürümüzü kaybedeceğiz. Bu kayıpla kalmayacağı da elbette muhakkak çünkü tarih boyunca devam eden asla şaşmaz bir döngü bu. Milli kültürümüze sahip çıkmak başkasının kültürüne, değerlerine düşman olmayı gerektirmiyor, doğru da değil. Daha da ötesi saygı duyulmayı bekliyorsak eğer başkalarına saygı da duymak zorundayız. Lakin bizim olana, bizden olana öncelik vermek, onu önemsemek, onu baş tacı etmek en temel yurttaşlık görevimiz.
Bayramlardaki bu çözülme, ne yazık ki milli kültürümüzün bir diğer temel taşı olan dilimizde de kendini gösteriyor. Tıpkı dini ve milli bayramlar gibi dilimiz de milli kültürümüzün en önemli unsurlarından biri. Türkçe konuşurken cümlelerin arasına serpiştirdiğimiz İngilizce kelimelerle daha modernleştiğimizi, geliştiğimizi ya da sınıf atladığımızı düşündüğümüzden olsa gerek son dönemde bu tür konuşma şekli de çok yaygın bir alışkanlık oldu pek çoğumuz için. Plaza dili adı da verilen bu yeni türetilmiş garip dil ne yazık ki gitgide iş dünyasında hakim hale geliyor. Yabancı kelimeleri kullanmaya bu kadar müheyya (hazır) iken kendi öz dilimizi kullanmaya, anlamaya ise bir o kadar uzağız. Zengin bir dilin saygın, klasik edebi eserlerini orijinal dilinden okuyamayacak kadar dilimize uzağız. Orijinal dilde basılmış hallerini bulmak gitgide zorlaşıyor çünkü yeni nesil “sadeleştirilmiş” hallerini tercih ediyor. Hal böyle olunca mazi ile gelecek nesiller arasındaki bağ da git gide ne yazık ki çözülüyor ve zayıflıyor. Yabancı bir dili öğrenmek, hatta daha fazlasını ana dili gibi konuşmak çok güzel bir şey olsa da bunları yapabiliyor olmak kendi öz diline sırt dönmeyi, onu terk etmeyi gerektirmiyor. Kendi dilinde keyifle okunabilecek yazıları kaleme alabilecek kadar diline hakim olmak, konuştuğunda belagati ve dil zenginliği ile karşısındaki insana tesir edebilmek öyle önemli ki. Biraz çevremizi gözlemleyince bu konuda da geriye doğru bir gidişin izlerini görüyoruz ne yazık ki. Milli kültürümüzün en önemli öğelerinden biri olan Türkçe’mize hak ettiği itibarı yeniden kazandırmak ve konuşmalarımızda, yazdıklarımızda eski öz Türkçe’mizi yeniden hakim kılmak için yeniden bir seferberliğe ihtiyaç var.
Dini ve milli bayramlar gibi dil gibi milli kültürün tüm öğeleri, bir milleti diğerlerinden ayıran, onun kimliğini, değerlerini, tarihini ve yaşam tarzını yansıtan unsurlardır. Bu öğeler tarih boyunca oluşur, toplumdan topluma aktarılır ve zamanla iyi yönde gelişmeye devam eder. Milli kültürü oluşturan bu öğeleri derinlemesine tekrar tekrar okumalı, çocuklarımızın, gençlerin de okuması teşvik etmeliyiz. Kendi kültürüne ait unsurları tanımayan bir neslin başka bir kültüre çok hızlı sempati duyacağını akla getirmemek gafillik olur. Milli kültürümüzün ana unsurlarının her birinin üzerinde yeniden düşünmeli, onu kendi içimizde, ailemizde ne kadar yaşayabiliyoruz bir daha emin olmalıyız.
Başkalarının diline, dinine ve milli kültürünü oluşturan pek çok diğer unsura saygılı olmalıyız ki onlar da bizim olan değerlere saygı göstersinler. Herkes aynı düşünmek zorunda değil elbette. Öte yandan bugün tarihin tozlu raflarında yerini almış pek çok eski medeniyetin onları güçlü yapan değerlerini kaybetmelerinin yıkılışlarında çok büyük tesiri olduğunu görüyoruz. Milli kültürü yaşatmayı tantanası, gerilimi hiç eksik olmayan bu coğrafyada hepimiz mühim bir mesele olarak görmeliyiz. Bizim olana saygılı, geçmişiyle bağ kurmuş, milli kültürüne sahip çıkan, gelecekte söz sahibi bir neslin yetiştiğini göreceğimiz günler için hep birlikte çaba göstermek dileğiyle.
