Bazı insanlar vardır; yüksek sesle konuşmazlar, yaptıklarını gösterişle anlatmazlar, kendilerinden ve başarılarından bahsetmekten pek hoşlanmazlar ama bulunduğu her ortamda derin bir etki bırakırlar. Bugün, geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan ancak gösterişsiz mükemmel liderliği ile dünya futbolunda derin izler bırakan, karakteriyle her meslekten insan için çok güzel bir temsil sergileyen birinden Mircea Lucescu’dan sizlere bahsedeceğim. 

Futbol bir takım oyunudur ve profesyonel iş yaşamına pek çok yönden çok benzer. İnsanla yapılan her işte olduğu gibi teknik direktöründen, oyuncusuna, malzemecisine kadar herkes o takımın ruhunu birlikte inşa eder. Başarı kimi zaman gösterişli, yıldız oyuncularla, teknik direktörlerle gelirken kimi zaman da gösterişten uzak, gösterişsiz mükemmel lider ruha sahip insanlarla bu başarılar elde edilir. Dünya futbol tarihinin en çok kupa kazanan (35 kupa) üçüncü teknik direktörü olmak gibi bir payeye erişen Lucescu da sahip olduğu kaliteyi asla bağırmayan lider ruhlu futbol adamlarından biriydi. Hocalık kalitesinin ve başardıklarının yanı sıra karakteriyle, duruşuyla pek çok ülkede, dünyanın önde gelen kulüplerinde, yıldız veya değil pek çok futbolcunun ruh dünyasında, kariyerinde derin izler bıraktı.

Nasıl ki futbolun gösterişli, yıldız insanları varsa profesyonel iş dünyasının da yıldızları vardır. Böyle güzel örnekler olduğu gibi yeteneklerinin kalitesine tezat karakterleriyle gittiği her ortama toksik etki yapanların sayısı da hiç az değildir. Tıpkı futbol dünyası gibi iş yaşamında da bizler bunun örneklerini sıklıkla görürüz. Daha çok ilgi çeken, lafı dinlenen, peşinden koşulanlar, prestij görenler genelde gösterişli yıldızlar olur. Güzeli ortaya koyabilmenin maharet olduğu bu dünyada yapılanı ekstra pazarlayıp parlatma kabiliyeti de bazı kültürlerde pek münasip görünmese de görmezden gelinecek bir meziyet de değildir. Fakat bu yazımda sessiz güç olarak da tanımlayabileceğimiz karakteriyle yaşadığı hayatta, birlikte olduğu insanlarda derin izler bırakan Mircea Lucescu gibi örnek bir karakterin örnek hayatından izleri sizinle paylaşmak istiyorum.    

Onun hayatından detaylar vermeden, yorumlara girişmeden önce gelin birlikte onun temsil ettiği duruşa çok büyük paralellik arz eden bir yaşam felsefesinin derinlerine inelim. Gösterişsiz mükemmellik, sessiz güç kavramlarını mutlaka duymuşsunuzdur. Bugünün “ben merkezli” dünyasında ne yazık ki gösterişten uzak olmak, kendini sıfırlamak, diğergamlık, başkaları için yaşamak gibi bu tür kavramlar çoğu zaman hak ettiği değeri pek görmemiştir. Oysa bizim kültürümüzde gösterişin aksine bilakis mütevazi bir yaşam tavsiye edilir. Bu tavsiyeyi öne çıkaran bir başka kültür örneği de Japon kültürüdür. Japon kültüründe gösterişten uzak olmayı bir erdem olarak tanımlayan yaşam felsefesi “Şibumi” adıyla tasvir ediliyor. “Şibumi”, Japonca kökenli; sadelik, zarafet, nezaket ve gösterişsiz güzellik anlamlarına gelen bir estetik ve yaşam felsefesi kavramıdır. Olağan görünümün altında yatan gizli üstünlüğü, bağırmayan ama hissedilen kaliteyi ve "ifade dolu sessizliği" temsil eder. 

Şibuminin temel felsefesi 6 nitelikle ifade ediliyor ve bu felsefede insana bu niteliklerden ilhamla bir duruş sergilemesi tavsiye ediliyor. Şibumi “sadelik” odaklıdır, karmaşadan ve gösterişten uzak durmayı tavsiye eder. Bir nesnenin veya eylemin en saf, en yalın halini temsil eder. İlk bakışta görünmeyen “gizli bir mükemmellik” barındırır. Şibumi; bağırmayan ama hissedilen bir kalitedir. Derinlemesine incelendiğinde içindeki ustalık fark edilir. Zorlama olmayan, yapaylıktan uzak ve doğanın akışına uyumlu bir “doğallığı” temsil eder. Bütün kabiliyet ve kalitesine rağmen yetkinliğini ve değerini kanıtlama çabasında değildir, “alçakgönüllü” bir yaklaşımı benimser. “Kelimelerin ötesindedir”, anlatılmaz, hissedilir.  Şibumi sertlik ve yumuşaklık, boşluk ve doluluk arasındaki o “kusursuz dengeyi” ifade eder. 

Şibumi’nin derin felsefesine bir girizgah yaptım çünkü Lucescu’nun dışarıdan gösterişsiz görünen halinin arkasında bu felsefedeki derin öğretilere benzer bir kültürden izler görüyorum ben. Öylesine sade fakat mükemmel biriydi ki kalitesini, başarılarını, yeteneğini bağırma gereği duymazdı. Mevzulara yüzeyden, üstünkörü bakabilmenin ötesine geçemeyen pek çok yorumcu için ise Lucescu köylü, sıradan biriydi. Sessizliğin ardındaki gösterişsiz mükemmelliğin farkına varmak ekstra bir hassasiyet ve derinlemesine sorgulama gerektirir.  Zahirdeki sadelik arz eden görüntüye bakıp acımasızca hüküm vermek yerine perdenin arkasındaki başarılara odaklanmış olsak hiç o yollara girmezdik oysa. Lucescu ikisi UEFA kupası olmak üzere farklı ülkelerde alınmış 35 kupaya sahipti. Rumence dışında İngilizce, Portekizce, İspanyolca, İtalyanca, Fransızca ve Rusça da konuşabilen alanında dünyada sayılı hocalar arasında gösterilen biriydi Lucescu. 

Öylesine entelektüel biri ki vefatından sonra ortaya çıkan bir tiyatro analizini okuduğumda çok şaşırdım. Bir tiyatro eleştirmeni profesyonelliğindeydi yorumu.  Çok kitap okuyan, araştıran biri olmasa böylesi derin bir analizi elbette yapamazdı. Çoğu meslektaşından farklı olarak futbolu daha çok okumayan insanların yöneldiği bir alan gibi görmüyordu Lucescu. Bu nedenle ölümünden sonra yazılanlardan anlıyoruz ki oyuncularına tiyatroya gitmenin veya kitap okumanın restoranlara gitmekten çok daha yararlı olduğunu söylemiş hep. Ayrıca oyuncularına üniversiteye gitmeleri için baskı da yapmış.

Futbolcularına öyle jestler yapmış, öyle içten, öyle mütevazı davranmış ki pek çoğu ölümü ardından bu yönünün altını çizdi, duygusal mesajlar yayınladılar. İtalya’dan satın aldığı pardesüsünü seven futbolcularının tamamına aynısından hediye edecek kadar da eli açık, ince düşünceli biriymiş kendisi. Bir dönem çalıştırdığı Beşiktaş’a iki yıllık mukavelesi varken veda etmiş alacağını İnönü stadyumuna harcamalarını söylemiş ayrılırken, bunu da yine vefatına yakın dünya kupası eleme maçı sonrasında paylaştı basınla. Türkiye’deki ilk maçına futbolcu olarak orada çıkmıştı futbol sahalarına vedası da yine İnönü stadyumundan oldu. .  

Yönettiği takımlarda bir baba figürü olmuş bir hocaydı kendisi. Futbolcularla arasına duvarlar örmüyor, otoriter bir tutumla ulaşılmaz mesafeler inşa etmiyordu Lucescu. Babacan, sevecen, içten tavrıyla dünyanın en ünlü yıldız futbolcularına gönlünü açmış biriydi kendisi. Atletico Madrid’in hocası Diego Simeone’nin hocası için söyledikleri onun bu yönünü çok net vurguluyor: “Çok gençtim, beni evine yemeğe götürürdü, koruyup kollardı çünkü o zamanlar hala küçük bir çocuktum. O her zaman çok dürüst, mütevazı ve kocaman yürekli bir insandı”. Bir baba olarak da sıra dışıydı tavırları. Kendisi gibi teknik direktör olarak kariyerine devam eden oğluyla rakip oldukları ilk maçta maçı kaybetmiş, basının karşısına açıklama yapmaya çıkarken başından öpmüş, kutlamıştı oğlunu. Oğlu da dayanamayıp gözyaşlarını tutamamıştı o basın açıklamasında.  

Sessiz ama derinden giden, büyük başarılar inşa eden bir hoca idi ama ışıltılı, şatafatlı, gösteriş saçan bir duruşu da yoktu. Kazandığı şampiyonluk ve kupalar sonrasında Galatasaray’dan gönderilmesinde de yine bunun payı vardı muhtemelen. Oysa o senelerde bütün imkansızlıklara, mali durumun kötülüğüne ve oldukça yetersiz kadro kalitesine rağmen çok büyük başarılara imza atmıştı. Belki kalsa düzelen mali yapının da desteğiyle çok daha büyük başka başarılarla kulübün tarihine geçecekti. Sadece futbol dünyasında değil her meslekte, her işletmede yaşanan vakalara benzemiyor mu sizce de? Gösterişin, arkası boş cakanın, süslü lafların büyüsüne kapılıp pek çok başarılı insanın kazandırdıklarını elinin tersiyle iten, görmezden gelen şirketlere hepimiz şahit olmuşuzdur. Kazananı olmayan kaybedeni çok fasit bir dairedir ondan sonrası. 

Son anına kadar futbolu yaşamış onu adeta soluklamıştı. Dünya kupası elemelerinde ülkesi Romanya’yı yarı yolda bırakmak istememiş, Türkiye ile en son maçına çıkarken hayatının jübile maçına çıktığının farkına bile varmamıştı. Hastaydı hem de çok hastaydı ama futbola olan tutkusu onu o maçta takımının başında hoca olarak çıkarmaya yetmişti. 28 yıldır dünya kupasına katılamayan Romanya, 24 yıldır kupaya katılamayan Türkiye ile karşı karşıyaydı. Çok inanıyordu elemeleri geçeceğine, belki ömrünün en önemli finali ülkesine en güzel hediyesi olarak görüyordu bu başarıyı. Kaybettiğine çok üzülmüştü, maçın ardından üç gün geçmesine rağmen oturmuş maçı analiz ediyordu. Öylesine öfkelenmişti ki bir an nefes alamadığını fark etmişti. İlk hastaneye kaldırıldığında, basına iyiyim mesajı verirken anlatmıştı bunları. Öylesine derin bir tutku ile bağlıydı çok sevdiği futbola.

Vefatının ardından dünya futboluna kazandırdığı George Hagi’nin TV’deki konuşmasını dinledim. Karpatların Maradona’sı olarak anılan büyük yıldız ağlamaktan konuşmakta zorlanıyordu. Onu gencecik bir çocukken nasıl keşfettiğini, ona nasıl güven aşıladığını anlatıyor, onun sayesinde dünya çapında büyük bir futbolcu oldum diyordu: “Lucescu, bir insan olarak bana çok şey öğreten biri. Takım yaratıyor, oyuncu yaratıyor. Bu kariyere sahip olmasının nedeni bu. Babam gibiydi. Elemeleri geçemezsem hastalanıp ölebilirim demişti. Futbola hastalık derecesinde bağlıydı. Tanrı huzur versin ona…”

Dediği gibi de oldu dünya futbol tarihine kazandığı kupalarla adını altın harflerle yazdıran bu şatafatsız-efsane hoca elemeleri geçemeyince yüreği bu durumu kaldıramadı. Ona futbol ayakkabısı bile alamayan fakir bir anne babanın beş çocuğundan biriyken dünya futbol sahnesinde ve futbolseverlerin gönlünde baş köşeye oturan bir adama dönüşmüştü Lucescu. Yaşadığı hayat ve elde ettiği başarılarla sadece futbolseverler için değil pek çok alanda kariyer yapan biz profesyoneller için de kendisi bir ilham kaynağı. Futbol bilgisi, oyun zekası ve çalışkanlığıyla gönül zenginliğini tek bir potada eritip birlikte çalıştığı insanlarla çelik mukavemetinde sağlam, harika bağlar tesis etmiş biri o. Öteki dünyaya göç ederken örnek yaşamıyla bizlere de çok önemli bir miras, çok kıymetli bir vasiyet bıraktı: “Dünyanın en güzel, en hatırda kalan, asla unutulmayacak hep anılacak en önemli başarısı insanların gönüllerine giden yollar inşa etmektir”