Hattat Kamil Nazik ile 2015 yılında tanıştık. 11 yıl bu yazı neden bekledi bilemiyorum. Sosyal medyadan paylaşırken birkaç cümle ile yazmışım o gün hissettiklerimi. O günkü yaşımda bugünkü yazdıklarımı yazabilir miydim bilmiyorum. Hattat Kamil Nazik'in yazıda geçen bir ifadesi geldi aklıma şimdi "şu anki ben biraz önceki benden farklı biri, bu nedenle o anda yazdığımın aynısını yazamam" Garip gelebilir size ama okuyunca söylediklerinin ardındaki felsefeye siz de hak vereceksiniz. Harflerin estetiği bize bir başka dünyanın sırlı kapılarını aralıyor. 76 yaşındaki bir hattat ömrünün 70 senesini bu sanata adamış, hayatı bence yazılmaya ve örnek alınmaya değer kareler sunuyor bizlere.

Hattın Gayb Alemi: “Bir Ömre İki Hayat Sığdırmak”

Eski fotoğraflara bakıp geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmak insana iki türlü farkındalık yaratıyor. İlki, zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark ediyoruz. Diğeri de geçmişteki iyi kötü pek çok anı yeniden zihninizde canlanıyor. Pek çok güzel insanla karşılaşmışım, birlikte çalışmışım, onlarla hasbihal etmişim. Şimdi hatırladık insanın bir yanını hüzün diğer yanını da huzur kaplıyor. Güzel olandan uzak kalmış olmanın hüznü, kötü olandan ırak olmanın huzuru. 11 yıl önce tanıma fırsatı bulduğum Hattat Kamil Nazik de o hoş hatırlanan, güzel insanlardan biri. Küçük Ayasofya Camisinin yanındaki atölyesinde tanışmıştık onunla. Hat sanatına gönül vermiş bir sanatkar Kamil Nazik. Hat sanatı zorlu, oldukça meşakkatli bir yolculuk olsa da o ömrünü bu manevi yolculuğa adamış neferlerinden biriydi adeta.

Hattat Kamil Nazik

Ak sakalı, beyaz saçlarıyla ömrünü bu yolda eskiten Kamil Nazik ile bir İstanbul turu yaparken tesadüfen karşılaşmıştık. Tarihi yarımadayı bir kez daha keşfe çıkmıştık, İstanbul'un en eski Bizans yapılarından biri olan Küçük Ayasofya Camisini ziyaret etmiş yavaş yavaş Sultan Ahmet Meydanına doğru çıkıyorduk. Akşam vakitlerine yakındı, bir atölyenin önünden geçerken pür dikkat önündeki hat yazısına odaklanmış bir hattat dikkatimizi çekti. Atölyenin büyükçe bir penceresi vardı ve besbelli ki bilerek öyle yapılmıştı. Önünden geçenleri çok geniş bir perspektiften temaşa zevki sunarak adeta atölyedeki büyülü dünyaya davet ediyordu. 

Biz de bu seyir zevkinden nasibimizi almış ve kendimizi atölyenin içinde bulmuştuk. Kapıdan içeri girdiğimizde ne bizi buyur eden oldu, ne de hoş geldiniz diyen. Duvarlarda hepsi birbirinden harikulade hat eserleri sergileniyordu, belli ki satışı da yapılıyordu. Fakat ortamda ticaret değil üst düzey bir maneviyat soluklanıyordu. Hat eserlerinin güzelliğine kapıldığımızdan olsa gerek bir süre sonra masasındaki hatta dikkat kesilmiş hattatımız dikkatimizi çekti. Hala biz orada değilmişiz gibi davranıyordu. Sergilediklerini almamız, para kazanmak o anlarda açıkçası pek umurunda değildi. Biz ise yavaş yavaş bir dükkânda değil de, harflerin ruh bulduğu bir âlemde olduğumuzu fark ediyorduk. Manevi bir alemin kapısını araladığımızı hissetmiştik, ailece hepimiz ortamın etkisi altındaydık.

Ya Olduğun Gibi Görün, Ya da Göründüğün Gibi Ol

Müthiş bir konsantrasyonla elindeki kamıştan kalemle yazmaya odaklanmıştı. Hayatında yapmaktan en keyif aldığı işi yaptığına kim görse bundan emin olurdu. Nefes dahi almamacasına kelimelere sanki kendi ruhundan üfler gibi bir hali vardı. Bu haline bakınca öyle olduğuna da sanki hiç şüphe yoktu. Bir süre sonra bizi fark etti, 8 yaşındaki oğlumla sohbet ettiler. Hattat Kamil Nazik olarak tanıttı kendini bize. Oğlumun “siz burada ne yapıyorsunuz sorusuna”, “yazı yazıyorum, biz hattatız, güzel yazı yazanlara hattat denir” diye yanıt verdi. Yaşı epey ilerlemiş sanki 70’li yaşlarına gelmiş gibi bir hali vardı. Fakat yüzünde tarif edilmez bir dinçlik, sesinde açıklaması zor bir enerji ve telaş hissediliyordu. Duvarlarda insanı içine çeken harikulade hat eserleri vardı. Ruhundan kağıda döktükleri, dökmeyi hayal ettiklerinden çok azı olsa gerek dar bir vakte çok büyük işleri sığdırmanın telaşı vardı yüzünde. Simasıyla bizimle ilgileniyor olsa da kalbi, zihni masasındaki yarım kalan işindeydi.

Başımızı hangi yöne çevirsek harikulade bir hat eseri karşılıyordu bizi. Her birindeki mükemmel estetiği ve verdiği mesajı anlamaya çalışıyorduk. Hat eserlerinde manevi aleme açılan kapılar bulunur, bu kapıların sırlı anahtarları da sanatkarındadır. Her eserin bir derin bir hikayesi, mistik bir yönü, dünyaya bir ayetle, güzel bir özlü sözle mesajı vardır. Eserlerinden bir kaçındaki sırrı bize kendisi anlattı. Mevlevi siluetindeki bir hat dikkatimizi çekti, o siluetin içine Mevlâna Celâleddin Rûmî’nin çok güzel bir öğüdünü yerleştirmişti: "Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol". Birkaç eseri daha sorduk onları da anlattı ama sonrasında onu daha fazla meşgul etmek istemediğimiz için onu en sevdiği işle yalnız başına bıraktık. 

Bu atölye ziyaretiyle çok güzel bir insanı tanımıştım ama onu yazmak 11 yıl sonrasına nasipmiş. Hakkında pek çok makale okudum, belgeseller izledim. Atölyesinde çektiğim fotoğrafları, videoyu inceledim. Yazının bundan sonraki kısmı daha çok bu derin araştırma ile şekillendi.. Belgesel ve videolarla, yazdıkları makalelerle onu daha yakından tanımamıza vesile olanlara teşekkür ederim. 

Hattat Kamil Nazik 1950 yılında Kahramanmaraş’ta doğmuş. 7 yaşında hatta ilgisi başlamış. Çoban bir babanın oğlu olarak başlayan hayatı, onu İstanbul’a ve hat sanatının en büyük üstadlarının dizinin dibine götürmüş. Bir yandan mühendislik okurken, diğer yandan ömrünü neredeyse bütünüyle hat sanatına vakfetmiş. Hat sanatına her gönül veren gibi o da o devrin en büyük üstadından ders almayı kafasına koymuş. Bu sanatta en ihtişamlı döneminin en büyük temsilcilerinden, dünyaca ünlü meşhur Hattat Hamid’den 5 sene aralıklarla dersler almış. 

Hattat Hamid’e hat sanatının çok büyük borcu olduğunu söylüyor Hattat Kamil Nazik. Gerçekten de biraz araştırınca onun döneminde eserleriyle bütün İslam dünyasının dikkatini yeniden İstanbul’a çektiğini görüyoruz. Kamil Nazik o derslerden sonra hiç durmadan yazmaya, öğrenmeye devam ettiğini söylüyor. Ona göre “Hat sanatı için iki ömür gerekli. Öylesine meşakkatli, öylesine öğrenmenin sınırı olmayan bir sanat ki bir ömür öğreniyorsun, diğerinde ise yazıyorsun. Ben hâlâ öğreniyorum; öğrendikçe bilmediklerimi fark ediyorum. Cahilin bir şey bildiği yok ki bilmediğinin farkına varsın.” diyor.

İmam Gazali âlimdeki bu farkındalığı “İlim arttıkça insan cehaletini daha çok fark eder.” sözüyle çok güzel ifade etmiş. Sokrates de bilmemenin ardındaki bilgeliği, öğrenmeye olan şevki şu güzel sözüyle anlatmış: ““Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” 

Ondaki bu derin tevazunun ardında da bir alimin bilgeliğine dair izler var aslında. Konuşmalarını dinledikçe onun yazarken sadece bir sanatı icra etmediği fark ediyorsunuz. Bir eliyle yazarken diğer yandan ruhuyla, zihniyle, tefekkür dünyasıyla kısacası her zerresiyle aslında ilim tahsil ettiğini anlıyorsunuz. Keşfettikçe doyamayan, yeni manevi keşiflere dalmaya heveslenen bir hali hemen seziyorsunuz. Bu sadece ona özel de değil, hat sanatında ustalaşan pek çok sanatkarda da bunu gözlemliyorsunuz.   

Sanatın estetik yönü sanatkarı hep cezbetmiştir. Oysa sanatkarı asıl peşinden sürükleyen cazibedar tarafı, manevi alemdeki bu yolculuktaki haz olsa gerek. Kamil Nazik bu yolculuğu şöyle tarifliyor: “San'at; insan ile yaratıcı arasında yürünen bir yol, sonra geçilen bir köprüdür. Hat sanatı da bir nevi tasavvuf gibidir, insanın yükselmesine vesile olur. Kim kainatı, dünyayı anlamak istiyorsa yazıya başlasın.” 

Hat sanatının görünen yüzünden, barındırdığı harika estetikten sanatseverler keyif alıyorlar. Hattat Kamil Nazik’in söylediklerini dinledikçe sanatkarın gayb alemini keşif derdinde olduğunu hissediyorsunuz: 

“Hat sanatında estetik boyuttan ziyade asıl olan arkadaki gayb alemidir. Oraya döndüğümüz zaman orası insanı olgunlaştıran, insanı geliştiren, insanı düşündüren, insanı ağlatan, insana ruh derinliği veren, kainatı anlatan bir şeydir. Bir adam hattat olmuşsa yazı onu eğitmiştir, eğitememişse zaten hattat olmamıştır. Yazı tasavvuf gibi insanı yontar, o adeta içe doğru bir fetihtir.”

Bu manevi konsantrasyonun, her zerresiyle adanmışlığın nasıl sağlandığını da insan merak ediyor. Kamil Nazik bu odaklanmanın iç yüzünü şöyle anlatıyor: “Hat yazarken hattatın nefes almaz, yazarken her almadığı nefesi yazısına verir ki o canlansın.” Onu atölyesinde izleyen biri olarak ne demek istediğini ben çok iyi anladım. Çünkü atölyesinde onu ilk gördüğümüzde adeta nefesi kesilmiş, dünyayla alakası yokmuş gibi yazısına odaklanmıştı. Kendi ruhundan bir şeyleri ona üfler gibi, başka bir aleme yolculuk eder gibi bir hali vardı gerçekten.

İnsan vücudunda her an gerçekleşen hücre yenilenmesi ile insanın değişim ve gelişimini ilişkilendirmesi oldukça sıradışı gelmişti bana. Bu söylediklerini dinleyince sanatkarlığının yanı sıra felsefi boyutu da insanı kendine çekiyordu. Zamanın ne kadar önemli ve kıymetli bir kavram olduğunu ise şu cümlelerle vurguluyor: 

“İnsan her bir hücresiyle her saniye yenilendikçe, dünya da eski yerinde durmuyor. Bulunduğumuz an bir daha elimize geçmeyecek, bu an yapabileceklerimiz bir dakika sonra yapabileceklerimizle aynı olamaz. Çünkü ben o andaki ben değilim, değiştim. Dünya da o anki dünya değil yeri bile aynı değil. Şu anımız bir daha elimize geçmeyecek onun için geçen zamanın kıymetini bileceğiz ve onu en iyi şekilde değerlendireceğiz.” 

Ulu Cami

Kamil Nazik hocamızın anlattıkları ile hattın da pek çok çeşidi olduğunu öğrenmiş oldum. Osmanlı döneminde yaygın olarak kullanılan yazı çeşitleri altı taneymiş: Sülüs, Nesih, Ta’lik, Rik’a, Divânî, İcâze. Her birinin kullanım yerleri de farklı imiş. Sülüs daha gösterişli, sanatsal derinliği ön planda tutan bir hat türü. Bu nedenle daha çok cami duvarlarında kullanılıyormuş. Hemen Ulu Cami’de gördüğüm devasa eserler geliyor gözümün önüne. 

Nesih ise harflerin daha yuvarlak ve narin olduğu, düz bir hatta ilerleyen, okuması kolay bir hat tarzı. Bu nedenle kitaplarda bu hat tarzının kullanımı tercih edilmiş. Padişah tuğralarında, mühürlerinde, resmi yazışmalarda ise icaze tarzı kullanılırmış. Her bir yazı tarzının bir gayesi var; icaze tarzındaki incelik ise bambaşka bir boyutta. Harflerin sıkışık olmasının sebebi araya bir şeyler yazılıp tahrifat yapılmasının önüne geçmek gayesiyleymiş. Hat sanatına öğrendiklerimden sonra açıkçası hat eserlerine bir başka gözle bakacağım. 

Atölyede en çok dikkatimi çeken unsurlardan biri de kamış kalemlerdi. Hepsi birbirinden farklı boyut ve kalınlıktaki bu kamış kalemler bu sanatın aslında en önemli objesi idi. Biraz düşününce ney çalgısının da kamıştan yapılmış olması zihnimde farklı bir çağrışıma sebep oldu. Kamıştan kalemlerle, yazdıklarınla tasavvufi dünyayı göstermeye çalışıyor, insanları o derin görsel aleme davet ediyorsun. Neyde ise ise kamıştan çıkan uhrevi sesle insanları tasavvufi dünyanın mana yüklü alemine çekiyorsun. İki sanat da manevi dünyayı merkeze koyuyor ve ikisinde de kamış ana obje. Birinde harflerin o estetik halleriyle göze hitap edilirken diğerinde üflenen neyle kulağa hitap eden bir musiki yapılıyor. 

Sanatkarlık dedik ustalık dedik, peki bu işte üstadlığa nasıl karar veriliyor, buna değinmeden olmaz. Uğruna ömürler adanan hat sanatında ustalık da icazetle veriliyor. Hattat Kamil Nazik pek çok öğrenciye ücretsiz hat dersi veriyor fakat “pek çok genç insan bu yola giriyor ama pek çoğu yolda pes ediyorlar” diyor. Ona göre en büyük problem gençlerdeki dağınıklık hali. Bir işte ustalaşmaya yeterli önemi ve emeği vermemeleri. Ustalığın en önemli nişanı ise en basit görünen Elif harfini en güzel şekilde yazabilmekte gizliymiş. Zor olan basitleştirmektir derler bu sanatta da öyle demek ki. Hat sanatında kimden öğrendiğin, işte ustalaştığını anlatan icazeti hangi büyük ustadan aldığın da çok önemli. Bunun şeceresi de tutuluyor ve bir icazetname ile bu yeterlilik kayda geçiriliyor. Ehliyeti, liyakati anlamak için birinin birine icazetini görmek yeterli, burada bile bence bir incelik, bir zerafet var. 

Hat İcazetname

Yazmak bir tutku, Sait Faik “Son Kuşlar” hikayesinde “Söz vermiştim kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi…” der. Sonra da “Yazmasam deli olacaktım” diye tamamlar cümlesini. Bir hattat değildi belki ama o da yazmaya delicesine tutkun biriydi. Hattat Kamil Nazik de eminim yazmak konusunda aynı duyguyu hissediyordur. Düz bir nesir yazıyı yazmak bile insanı tefekkür ettirirken harflere vereceği estetik ve sanatla başka mana alemlerine açılan sırlı kapılar tasarlamak dahiliğin bir başka boyutu olsa gerek. Hayatın koşuşturmacasının içinde bazen durup akan zamanı durdururcasına geriye doğru muhasebeye koyulmak kendimize çeki düzen vermemize vesile olabilir. Hepimizin kendi hayatımızın hattını yazıyoruz, bazen haksızlıklar karşısında bir Elif gibi dimdik dururken bazense ne yazık ki Vav gibi sağa sola eğiliyoruz. Bir tane hayatımız var oysa yaşanacak onu da en güzelinden yaşamak gerek. 11 yıl önceki bir atölyedeki tanıklıktan mülhemle kaleme aldığım bu yazıyla Hattat Kamil Nazik’i ve diğer tüm Hat sanatkarlarını hayırla anmış olalım. Bu sanatın dünyasına yolculuk bana çok şey kattı umarım siz de öyle hissedersiniz. Hep birlikte dünyanın gönlü güzel bu türden insanlarla dolup taşmasını dileyelim ki dünya daha yaşanır bir dünya olsun. - HAKAN DURAN