İş hayatımızda, öğrencilik hayatımızda kısacası ömür yolculuğumuzun her bir istasyonunda bazen başarır bazen de başarısız oluruz. Başarısızlığı, tıpkı “kabahat samurdan kürk olsa kimse sırtına almaz” atasözündeki gibi kimse üstüne almazken başarının taliplisi her zaman çok fazla olur ve paylaşımında her zaman bir patırtı, gürültü kopar.

Büyük bir başarı elde edildiğinde, insan fıtratı gereği o başarıdan pay almak ister. Hatta çoğu zaman en büyük dilimi kendine ayırmaya meyleder. Hepimiz öyleyiz; çünkü insan biraz da bu şekilde kodlanmıştır. Böylesi durumlar için insana “kendini sıfırlaması, sıfır görmesi” tavsiye edilse de bu sözde kolay olsa da fiiliyatta çok zordur. “Benim katkım da var” ile başlar bu büyük iç mücadele ve “ben olmasaydım nerde yapacaklardı” noktasına kadar gider.

Bu imtihanın en çarpıcı örneklerinden biri, Hz. Ömer döneminde yaşanır. İslam ordusunu fetihten fethe taşıyan Hz. Halid bin Velid, komutanlıktan alınır. Hz. Ömer, zaferin gerçek sahibinin Allah olduğunu hatırlatmak ister ve ordunun başına sıradan bir neferi getirir. Halid bin Velid ise itiraz etmeden aynı orduda bir nefer olarak görevine devam eder. Halid’in başından geçen bu olay, “kendini sıfırlama”nın en ağır sınavlarından biridir.

Aslında bu duruş, günümüzde modern yönetim dünyasının 'hizmetkar liderlik' dediği kavramın en saf halidir. Liderliğin bir rütbe değil, bir hizmet ve sorumluluk olduğunu; asıl gücün emretmekten değil, ekibine yol açmaktan geldiğini gösterir. Gerçek bir lider, ekibi parladığında gölgeye çekilmeyi bilen, onlar düştüğünde ise onlara destek olandır.

Bir Halid olmak, ordunun komutanıyken bir nefer olabilmeyi kabul edebilmek elbette kolay değildir. İnsanın içinde böylesi hallerde büyük fırtınalar kopar:

“Bir başarı varsa ve paylaşılacaksa en büyük hisse benim olmalı, en çok ben takdir edilmeli en çok ben övülmeli, her yerde, her seviyede ben takdir edilmeliyim.”

İşte bu güçlü arzu bizi öyle bir galeyana sürükler ki, artık başkalarının hakkını ve kırgınlığını görmez oluruz. “Ben, ben, illa da ben” diyen bu yangını vicdan duygusu bir itfaiye eri gibi söndürmek istese de pek çoğumuzda ne yazık ki bu çabası da pek kar etmez.

Oysa başarıyı paylaşabilmek, pay sahiplerini tebrik edebilmek insanın ruhuna da iyi gelir, kendini daha iyi hissettirir. Başarının kolektif bir ruhla hissedildiği ekiplerin aşamayacağı engel yoktur. Birbirine güvenen, düştüğünde kaldıran, sevindiğinde birlikte sevinen ekipler her zaman daha güçlüdür.

İdare edenler çoğu zaman ekiplerini takdir etmeyi bir zafiyet olarak görürler, övgünün onları rehavete sürüklemesinden çekinirler. Bütün başarıları tek başına sahiplenip asıl pay sahiplerinin görülmesine müsaade etmeyen idareciler ekiplerinin başarısını methetmeyi hiçbir zaman düşünmezler.

Sürekli tatminsiz bir beklenti içerisinde olmanın, hiçbir başarıyı yeterli görmeyen bir duruş sergilemenin insanları daha çok çalışmaya iteceğini düşünürler. Oysa bu tam tersine insanları yavaş yavaş sessiz istifa bataklığına sürükler. Halbuki takdir edilmek insanları daha iyisini ortaya koymak için çok daha güçlü bir şekilde motive eder.

Ne yazık ki zaman zaman hepimiz bu hatalara düşüyoruz. Oysa gerçek liderlik; kendini yüceltmekte değil, başkasını görünür kılabilmektedir.

Hiyerarşide yukarıya doğru ekibi methetmek, aşağıya doğru takdir ve övgüyü esirgememek en güzel yaklaşımdır. İşte bu dengeli tutum, hem ekibimizin huzurunu tesis eder hem de motivasyonu en üst noktaya taşır.

Bu satırları yazan biri olarak, kendimi de bu tavsiyelere en çok ihtiyaç duyanlardan biri olarak görüyorum. Çünkü bu iç mücadele, hepimiz için sadece bir yönetim şekli meselesi değil; aynı zamanda bir vicdan ve hakkı teslim etme meselesidir.

Yönetenlerin, yönettikleri insanların ne hissettiğini gerçekten önemsemesi gerekir. Hepimizin ortak sorumluluğu; birlikte çalıştığımız insanlarla bir yandan büyük başarılara koşarken diğer yandan da onlara karşı bir arada olmaktan keyif duydukları bir liderlik ortaya koymaktır.

Bu yolda kendimizi istikamette tutmak için asla aklımızdan çıkarmamamız gereken sorgulama ise şu şekilde olmalı:

“Bizimle birlikte çalışan insanlar, yeniden seçim yapma imkânları olsaydı, acaba yine aynı tercihle bizimle çalışmayı seçerler miydi?”